İnsanoğlu, yeryüzünün uçsuz bucaksız çölünde kendine önce bir korunak, sonra da özgürleşebileceği bir hudut arar. Dışarıda hayat bütün gürültüsüyle akıp giderken; bazen bir kapıyı kapatıp kendi sessizliğine sığınmak ister…
İşte oda, tam da bu arayışın başladığı yerde belirir. Dış dünyanın hengâmesine karşı çekilmiş bir sürgü, kalabalıkların ortasında kendimize ayırdığımız küçük bir ülke, varlığımızı yeniden kurduğumuz ilk kaledir…
Taşın, tuğlanın, ahşabın soğukluğunu insanın nefesiyle ılıtan dört duvar… Bir pencere, bir kapı, belki eski bir masa, üzerinde yarım bırakılmış bir kitap, köşede unutulmuş bir sandalye… Fokur fokur kaynayan bir çay semaveri… Hepsi bu kadar…
İnsanın hayatını anlamak için bazen bir odaya bakmak yeter. Çünkü odalar, içinde yaşayanların yalnızca bedenlerini değil, zamanla ruhlarını da barındırır…
Bir odanın kapısını açtığınızda yalnızca bir mekâna girmezsiniz. Bazen bir çocukluğa, bazen yarım kalmış bir aşka, bazen de kimseye anlatılamamış bir kedere adım atarsınız. Duvarların dili yoktur belki ama tanıklıkları vardır. Nice doğuma, nice ayrılığa, nice sevinç çığlığına ve nice ölüm sessizliğine şahitlik etmişlerdir. İnsan unutur; eşyalar unutmaz. Daha doğrusu, eşyalar hatırlamaz da biz onlara bakarken hatırlamaya başlarız…
Bir odanın köşesinde duran eski bir sandık düşünün. Üzerindeki boya yer yer dökülmüş, kilidinin rengi kararmış, kapağı yıllardır açılmamış olsun. İçinde ne vardır? Birkaç mektup, sararmış fotoğraflar, belki bir çocuğun ilk ayakkabıları… Ya da artık hayatta olmayan birinin kokusunu hâlâ taşıdığına inandığımız bir elbise. Sandık açıldığında geçmiş de açılır. Bir zamanlar yaşanmış olan, bugünün içine sızar. Anlarız ki zaman, geçip gitmekten ibaret değildir; bir yerlerde birikir, eşyalara tutunur, insanın belleğinde kendine gizli odalar kurar…
Belki de bu yüzden her odanın bir hafızası, her hafızanın da kendine ait bir odası vardır…
Oda, yalnızlığın da en eski yoldaşıdır. Fakat yalnızlık dediğimiz şey, her zaman insanın kimsesiz kalması değildir. Bazen insan, en kalabalık evde bile yapayalnızdır. Sofrada herkes konuşur, kaşıklar tabaklara değer, televizyonun sesi duvarlara çarpar; ama kimse kimsenin içindeki o kapalı odaya giremez. Birbirine en yakın insanlar arasında bile aşılmaz mesafeler vardır. Aynı evin içinde yaşar, aynı sofraya oturur, aynı pencereden dışarı bakarız; yine de birbirimizin dünyasına yabancı kalabiliriz…
Demek ki bir arada yaşamakla birbirine yakın olmak aynı şey değildir…
Kimi odalarda kahkahalar dolaşır. Perdeler aralanır, güneş içeri süzülür, masanın üzerindeki çiçekler sabahın ışığıyla renklenir. Bir fincan çayın buharı yükselirken hayat, bütün yalınlığıyla güzelleşir. Pencerenin önündeki sardunya, dışarıdaki rüzgâra aldırmadan çiçek açar. Bir kuş, pencere pervazına konup başını yana eğer. O an, dünyanın bütün karmaşası kapının dışında kalmış gibidir…
Kimi odalarda ise ışık bile çekingen davranır. Duvarların rengi solmuş, yatak örtüsü buruşmuş, komodinin üzerindeki ilaç kutuları çoğalmıştır. Sandalyenin arkasına asılmış bir hırka, odanın sahibinin birazdan dönüp onu giyeceğini söyler gibidir. Oysa bazen o hırka günlerce, aylarca aynı yerde kalır. Bir insanın yokluğu, odanın içinde büyüyen görünmez bir eşyaya dönüşür. Varlığında fark etmediğimiz ayrıntılar, yokluğunda hayatın en ağır hatıraları hâline gelir…
Bir odanın hüznü, çoğu zaman içinde bulunmayan insanın büyüklüğüyle ölçülür…
Oda, kalem ile kelamın da ortak beşiğidir. Fikirlerin filizlendiği, sessizliğin harfe, düşüncenin cümleye dönüştüğü bir iç evren… Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda eserinde işaret ettiği mesele, yalnızca bir kadının kendisine ait bir mekân edinmesi değildir. Mesele, insanın düşüncesini başkasının iznine bağlı olmadan geliştirebilmesi, kendi sesini bulabilmesi ve zihninin kapısını istediği zaman kapatabilmesidir…
Bir oda, bazen özgürlüğün en küçük ama en vazgeçilmez biçimidir…
Ancak herkesin böyle bir odası yoktur. Kimi insan hayatı boyunca başkalarının ihtiyaçlarına ayrılmış mekânlarda yaşar. Çocuğun odası ortak yaşam alanına dönüşür; kadının çalışma masası yemek hazırlanan tezgâhın bir köşesine sıkışır; bir başkası yazmak için herkes uyuduktan sonra mutfak masasını kendine ayırır. Kimi düşünceler, kapısı kapanabilen bir odanın değil, gündelik hayatın bütün yükleri arasında açılan küçücük bir boşluğun içinde doğar…
Öyleyse kendine ait bir oda, yalnızca duvarlarla çevrili bir mülk değildir. İnsanın kendisi olabilmesi için kendisine tanınan zamandır, sözü kesilmeden düşünebilme hakkıdır, başkasının gölgesinde kaybolmadan var olabilme imkânıdır…
Peki, bir odanın kapısını kapatmak insanı özgürleştirir mi? Belki de her zaman değil. Çünkü insan, dışarıdan kaçarken kendi içine taşıdığı duvarlara çarpabilir. Korkularımızın, önyargılarımızın, pişmanlıklarımızın da odaları vardır. Kimi odaların kapısını yıllarca açmayız. Geçmişte yaptığımız bir yanlışı, birine söyleyemediğimiz sözü, yüzleşmekten kaçındığımız bir hakikati o kapıların ardında tutarız. Kendimizi dışarıya karşı koruduğumuzu sanırken kendi içimizde mahpus kalırız…
Bazen insanın ihtiyacı olan şey, yeni bir oda değil, yıllardır kapalı tuttuğu kapıyı açacak cesarettir… Edibe Şahin gibi…
“Edibe’nin Bavulu” nu yazarken odaların insan hayatındaki yerini bir kez daha düşündüm. Bazen bir insanı anlatmak için onun hayatını baştan sona sıralamanız gerekmez. Yaşadığı evin bir odası, o odanın içindeki bir masa, masanın üzerine bırakılmış birkaç çiçek, size koca bir ömrün kapısını açabilir… Bir de Masa Yazısı mı çağırıyor ne!
Bir yemek odası düşünün… Odanın ortasında bir masa… Etrafında sandalyeler. Masanın üzerinde çiçekler… Pencereden içeri süzülen ışık, günün ilerleyen saatlerinde masanın üzerinde yer değiştiriyor. Sabah başka, öğle başka, akşam başka bir gölge bırakıyor. İnsan farkında olmadan o gölgelerin de bir hafızası olduğunu düşünüyor. Bir zamanlar o masanın çevresinde kimler oturdu? Sürekli kaynayan çayın tiryakileri kimlerdi… Hangi sözler söylendi, hangi suskunluklar paylaşıldı? Bir çocuğun sevinci, bir büyüğün nasihati, belki de kimsenin dillendirmeye cesaret edemediği bir kırgınlık… Ya rengârenk renk cümbüşüne ne demeli… Erguvani renge katılan huyun gizemi ne olabilir?
Çiçekler bütün bunlardan habersizmiş gibi duruyor. Oysa belki de odanın en eski tanıkları onlar. Masaya her bırakıldıklarında hayatın hâlâ devam ettiğini hatırlatıyorlar. Soluyor, kuruyor, yerlerini yenilerine bırakıyorlar. İnsan da öyle değil mi? Bir gün o masanın başında oturanlar eksiliyor. Sandalyeler boşalıyor. Sesler azalıyor. Ama masa yerinde duruyor; sanki birilerinin yeniden gelip oturmasını bekliyor… Masa yazısı sinyaller veriyor…
İşte o zaman anlıyoruz: Bir masa, yalnızca yemek yenilen bir eşya değildir. Birlikte yaşamanın, paylaşmanın, birbirini dinlemenin ve bazen de birbirine söyleyemediklerini susarak anlatmanın mekânıdır. Sofranın etrafında kurulan hayat, zamanla eşyanın üzerine siner. İnsanlar gider; fakat onların bıraktığı izler, odanın görünmeyen dokusunda yaşamayı sürdürür…
Belki de bir odayı oda yapan, içindeki eşyalar değil, o eşyalara dokunmuş ellerdir. Masanın üzerindeki çiçekler değil, o çiçekleri oraya bırakan insanın inceliğidir. Pencerenin içeri aldığı ışık değil, o ışığın altında yaşanmış hayattır… Puantiyeli bir elbisedir…
Bir resme bakar gibi odaya bakmakla, bir insanın hayatına bakmak arasında ne büyük bir yakınlık var! Resimde görünenler kadar görünmeyenler de anlatır kendisini. Boş bırakılmış bir köşe, kadraja giren bir sandalye, masanın üzerindeki küçücük bir ayrıntı… Her biri, anlatılmayı bekleyen başka bir hikâyenin işareti olabilir.
Ve insan, bütün bu ayrıntıların arasında kendisine de rastlar. Çünkü başkasının odasını anlamaya çalışırken kendi odalarımızı hatırlarız. Çocukluğumuzun penceresini, annemizin sofrasını, bir daha dönmeyeceğimiz evleri, çoktan kaybettiğimiz insanları… Hafıza, bir kapıdan girer ve bizi hiç ummadığımız bir zamana götürür…
Belki de bavulların taşıdığı yalnızca eşyalar değildir. Kendinden büyük bir bavulun bir dili ve yazılmaya yüz tutmuş hikayesi vardır…
İnsan, yaşadığı odaların izlerini de yanında götürür. Gittiği yere bir masa sığdıramaz belki; ama o masanın çevresinde yaşananları, çiçeklerin rengini, pencereye vuran akşam güneşini ve bir zamanlar aynı sofrayı paylaşmış insanların seslerini belleğinde taşır…
İşte bu yüzden her odanın bir portresi vardır. Bazıları duvara asılır, bazılarıysa insanın içinde kalır… Bir de hastane odaları vardır. Koridorlarına kesif bir ilaç kokusunun sindiği, kapılarının önünde endişeli insanların birikip dağıldığı odalar… Bir sandalyede sabaha kadar uyumadan bekleyen bir yakının yüzü, duvarda ağır ağır ilerleyen saatin akrebi, arada bir duyulan cihaz sesi… Orada zaman başka türlü akar. Dakikalar uzar, geceler bitmek bilmez. İnsan, gündelik hayatın içinde önem verdiği pek çok şeyin bir anda nasıl anlamsızlaşabildiğini görür. Bir makam, bir servet, biriktirilmiş eşyalar, ertelenmiş hevesler… Hepsi hastane odasının kapısında küçülür… Patolojinin patolojisi olabilir mi?
İnsan bazen hayatın değerini, hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğunu gördüğü bir odadan öğrenir…
Doğum odaları da vardır. İlk çığlığın duyulduğu, bir ailenin dünyasının yeniden kurulduğu odalar…
Ölüm odaları da vardır; insanların son kez birbirine baktığı, söylenememiş sözlerin boğazda düğümlendiği, bir elin başka bir eli son kez tuttuğu odalar… Hayat, başlangıcıyla sonu arasında odalara uğrar. Her odada başka bir yüzünü bırakır…
Vesselam…