Bakıp da görememek, görüp de anlayamamak, duyup da duymazlıktan gelmek bir kader değil, bir teslimiyettir!
Bu başlık boşuna atılmadı… KÖRLÜK, KUMLUCA’NIN TARİHİ Mİ, TARİFİ Mİ? Gazetenin baş aktörü, başlığın uzun olduğunu söyleyince; “KÖRLÜK ve KUTSO” olarak değiştirdim…
Geçtiğimiz günlerde hem görsel medyada hem de yazılı basında bir haber düştü önümüze. Haber, Kumluca’nın Adrasan kıyılarında, Akdeniz’in derinliklerinde saklı kalmış binlerce yıllık bir geçmişin kapısını aralıyordu…
Haberde şöyle deniliyordu:
“Antalya’nın Kumluca ilçesine bağlı Adrasan açıklarında yürütülen sualtı kazı çalışmalarında, MÖ 1. yüzyıla (günümüzden yaklaşık 2.100 yıl öncesine) tarihlenen seramik yüklü bir antik gemi batığı ve binlerce tarihi eser gün yüzüne çıkarılmıştır.
Sualtı arkeologlarının robotik sistemler ve özel teknikler kullanarak 42 ila 55 metre derinlikte sürdürdüğü bu kazı, Akdeniz ticareti ve antik dönemin sofra kültürüne dair dikkat çekici detaylar ortaya koymaktadır…”
Haberi Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy bizzat açıkladı…
Peki, sonra ne oldu?
Akdeniz’in derinliklerinden bir tarih çıktı. Binlerce yıllık bir ticaretin, üretimin, emeğin ve sofra kültürünün izleri yeniden görünür oldu. Üstelik bu keşfin adresi, bizim yaşadığımız coğrafyaydı: Adrasan’dı… Kumluca’ydı…
Ama nedense bu topraklarda bir sessizlik… Ne yerel yönetimlerden güçlü bir ses duyuldu ne sivil toplum kuruluşlarından kayda değer bir çıkış geldi. En azından kamuoyuna yansıyan, bu tarihsel zenginliği Kumluca’nın geleceğiyle ilişkilendiren bir tartışma göremedik… Sahiplendiklerine dair bir ses de duymadık…
İnsan ister istemez soruyor: Kendi topraklarımızın altından, denizlerimizin derinliklerinden çıkan tarihsel mirasa sahip çıkmak için daha ne olması gerekiyor? Top ayağımıza kadar geliyor… Bir irade gerekiyor, bu pası gole çevirmek için…
Yoksa tarih, yalnızca bakanlıkların açıklamalarında anılacak; yerel yönetimlerimizin, kentimizin ekonomik ve kültürel geleceğini belirleyenlerin gündemine hiç mi girmeyecek?
Kumluca’nın körlüğü tarihi mi, yoksa tarihe bakışındaki bir tarif mi?
Bizim gazetenin yazarları defalarca Opramoas’ın yardımseverliğini, Rhodiapolis’in sağlık ve eğitim tarihindeki yerini, bu toprakların antik çağlardan günümüze uzanan kültürel zenginliğini yazıp duruyorlar…
Peki, bütün bunlar neden ortak bir kent gündemine dönüşmüyor? Neden yazılanlar, çizilenler, anlatılanlar bir kültür politikasının başlangıcı olmuyor, olamıyor? Kumluca’nın tarihsel mirası yalnızca birkaç kişinin ilgi alanı olarak mı kalacak? Yoksa bu miras, ilçenin geleceğini düşünen herkesin ortak meselesi hâline mi gelecek?
Üstelik sözünü ettiğimiz konular, geçmişe duyulan romantik bir özlemden ibaret değil. Bunlar, Kumluca’nın kültürel kimliğini, turizm anlayışını, ekonomik çeşitliliğini ve dünyayla kuracağı ilişkiyi doğrudan ilgilendiren meselelerdir… İller ve ilçeler bu konuda hem küresel, hem de ulusal noktada iyiden iyiye bir rekabet içindeyken…
Şimdiki belediye başkanına da bu gerçeklerin ayrıntılarıyla anlatıldığını biliyorum. Buna rağmen kamuoyunun görebildiği somut adımların ortaya konulamaması düşündürücü değil mi?
Elbette bir kentin tarihsel mirasını korumak ve değerlendirmek kolay iş değildir. Araştırma gerekir, bütçe gerekir, uzmanlık gerekir, kurumlar arasında iş birliği gerekir. Ama bütün bunlardan önce bir irade gerekir…
Bir kentin tarihine sahip çıkma iradesi yoksa, en büyük hazineler bile o kentin gündeminde görünmez kalır… Bakın, Eserler bizim topraklarımızdan çıkıyor, peki nerede sergileniyor?
Kumluca ve çevresindeki antik kentlerde ortaya çıkarılan eserlerin bir bölümü Fethiye Arkeoloji Müzesi’nde, bir bölümü ise Antalya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.
Dünyanın ilk hayırseverlerinden biri olarak anılan Opramoas’ın yazıtı Fethiye’de. İdebessos’ta ortaya çıkarılan eserler de Antalya Arkeoloji Müzesi’nde bulunuyor…
Burada bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek de isterim. Arkeolojik eserlerin başka müzelerde sergilenmesi, tek başına bir haksızlık ya da yanlış uygulama olduğu anlamına gelmez. Eserlerin korunması, bilimsel olarak değerlendirilmesi ve nerede sergileneceği uzmanlık ve mevzuat çerçevesinde belirlenir… Bu konuyu yani müzecilik meselesini anlamaya çalışan ve bu doğrultuda yazıları olan da biriyim…
Ancak asıl sorumuz başka: Bu kadar zengin bir tarihsel mirasa sahip Kumluca, kendi geçmişini anlatabileceği bir arkeoloji müzesine neden sahip olmasın?
Neden ilçenin çocukları, kendi yaşadıkları coğrafyanın binlerce yıllık geçmişini öğrenmek için başka kentlerin müzelerine gitmek zorunda kalsın?
Neden Kumluca’ya gelen bir ziyaretçi, yalnızca denizi, sahili ve tarımsal üretimiyle değil; Likya uygarlığının izleriyle, antik yollarıyla, antik kentleriyle ve nitelikli insanlarıyla da karşılaşmasın?
Bir arkeoloji müzesi, bir kentin belleğidir. Eğitim alanıdır. Araştırma merkezidir. Kültürel turizmin önemli duraklarından biridir… Nitelik isteyen ve gençlerin önüne düşen yeni bir seçenek neden olmasın? Kim bilir, belki çok farklı konuların tartışılma zamanı gelmiştir, Üleşik Deresi’nin çözülemeyen sorunları için Üleşilemeyen bir “Kayıkçı Kavgası” gündemleri süslerken, şimdi nereden çıktı bu müze; kap, kaçak filan dediğinizi de duyar gibiyim… Bu gibi konular, kendini tekrar eden ve kendi yaşadığı kente gram katkısı olmayan bir avuç oligarkın; belirleyiciliğine katlanmak zorunda kalınır… Ben yine de Nitelik isteyen bir şehrin; bakış açısını geliştirmek ve gündeminize getirmek için yazıyorum…
Doğru planlanmış, bilimsel temeller üzerine kurulmuş ve ilgili kurumlarla iş birliği içinde işletilen bir müze; Kumluca’nın kültürel kimliğine de ekonomik çeşitliliğine de katkı sağlayabilir…
Elbette bunun için önce bilimsel bir envanter, uzman görüşü, fizibilite çalışması ve ilgili kurumlarla ortak bir yol haritası gerekir. Soruyu sormadan, talebi dile getirmeden, kamuoyu oluşturmadan bunların hangisi gerçekleşebilir?
Bir batık, binlerce yıllık bir sofra kültürünü anlatabilir… Adrasan açıklarında bulunan seramik yüklü gemi batığına bir de bu açıdan bakalım…
Bir gemi batığı, yalnızca denizin dibinde kalmış eski bir taşıma aracı değildir. İçinde taşıdığı her nesne, geçmişe açılan bir kapı olabilir…
Seramikler… Kaplar… Üretim biçimleri… Ticaret ilişkileri… İnsanların gündelik yaşamları… Ve elbette yeme içme kültürü… Ben “Gastronomi” kelimesini sevmiyorum: Kaypak ve iğdiş edilmiş bir kelime olarak görüyorum… Doğrusu da Yeme- İçme Kültürü’dür…
Bugün sofralarımızda kullandığımız kapların, saklama ve taşıma yöntemlerinin, ticaret yoluyla yayılan ürünlerin tarihini merak etmiyor muyuz? Bir toplumun ne ürettiğini, neyi taşıdığını, neyi tükettiğini, başka toplumlarla nasıl ilişki kurduğunu öğrenmek istemiyor muyuz?
İşte Adrasan açıklarındaki batık, bilimsel araştırmaların ortaya koyacağı sonuçlar ölçüsünde, bütün bu soruların yanıtlarına katkıda bulunabilecek bir tarihsel kaynaktır.
Burada yalnızca arkeoloji yok: Yeme- İçme Kültürü’nün tarihi var. Deniz ticareti var. Kültürel etkileşim var. Üretim ve tüketim ilişkileri var…
Kumluca, tarımsal üretimiyle öne çıkan bir ilçe. Peki, bu üretim kültürünü binlerce yıllık geçmişiyle birlikte ele almayı hiç düşündük mü?
Antik çağın sofra kültürüyle bugünün tarımsal zenginliği arasında bilimsel araştırmalara dayalı bir bağ kurulamaz mı? Yerel ürünleri, tarihsel mirası ve kültürel anlatıları bir araya getiren bir kent kimliği oluşturulamaz mı?
Bunlar yalnızca arkeologların ya da tarihçilerin sorumluluğu değildir. Elbette bilimsel bilgiyi uzmanlar üretir. Ancak bu bilginin kent yaşamına, eğitime, kültür politikalarına ve ekonomik planlamaya taşınması ortak bir sorumluluktur…
Tarih, doğru değerlendirildiğinde bugünün de geleceğin de meselesidir…
Kumluca’nın tarihi var. Hem de çok zengin bir tarihi… Şimdi mesele, bu tarihi kentin geleceğine taşıyacak iradeyi gösterebilmekte…
Tam da KUTSO seçimleri var iken bu konuyu yazmaya devam edeceğim…
Vesselam…