Dünya Kupası’ndaki yazılarımın ardından epeyi zaman geçti… Hayal kırıklığı yaşadık… Avrupa Ligi karşılaşmaları da yeniden bir hayal kırıklığı yaşattı bizlere… Kimi maçları izlerken öfkelendik, kimilerinde umutlandık, kimilerinde ise “Bu kadar da olmaz!” deyip televizyonun karşısında kaldık…
Biz futbola neden bu kadar kızıyor, neden bu kadar seviniyor, neden bir golle havalara uçup birkaç dakika sonra bir başka golle dünyanın sonu gelmiş gibi hissediyoruz?
Sonuçta ortada bir top var: İki kale… İki takım… Doksan dakika… Binlerce taraftar… Yemyeşil bir saha… Ve hakem…
Hepsi bu kadar basit görünürken, nasıl oluyor da milyonlarca insan aynı anda aynı heyecanı yaşayabiliyor?
Kim bilir, belki futbol: İnsanın kendisini görmesi için kurulmuş büyük bir aynadır… Belki de, hayatı futbolun içine monte ediyoruz. Kim bilir, belki, futbolu hayatın içine monte ediyoruzdur hayatı…
Çünkü sahada gördüğümüz birçok şeyin hayatta da bir karşılığı var: Aidiyet, güç, adalet, liderlik, yenilgi, umut, hiyerarşi, para, sevgi, öfke, taraftar, hırs, kalabalığa ait olma ihtiyacı…
Bunların hepsi futbolun içinde fazlasıyla görünür. Hatta bazen futbol, hayatın kendisinden daha açık konuşur…
Bir futbol sahasına bakın. Herkesin bir alanı vardır. Defansın alanı başka, orta sahanın başka, forvetin başka…
Ama oyun başladığında sınırlar değişmeye başlar. Bir oyuncu kendi alanını terk eder, başka bir oyuncunun açtığı boşluğu kapatır. Kimi zaman rakibin alanına girer, kimi zaman kendi alanına çekilir…
Hayat da böyle değil mi?
Biz de sürekli bir alan mücadelesi içerisindeyiz. Kendi alanımızı korumaya çalışıyor, başkasının alanına ne kadar girebileceğimizi hesaplıyor, kimi zaman bir başkasının açtığı boşluğu dolduruyor, kimi zaman da kendi boşluğumuzu bir başkasının doldurmasını bekliyoruz…
İlişkiler dediğimiz şey biraz da bu değil midir? Ne kadar yaklaşacağız? Ne zaman geri çekileceğiz? Kime güveneceğiz? Kime pas vereceğiz? Topu ne zaman bırakacağız?
Çünkü pas vermek, sadece topu bir başkasına göndermek değildir: Pas vermek, bir başkasına güvenmektir… “Benim yapamadığımı sen yapabilirsin” demektir… “Senin önünü gördüğüne inanıyorum” demektir…
Hayatta da böyle değil midir sevgili okurlarım?
Her şeyi kendimiz yapmak istediğimizde takım oyunu bozulur. Topu ayağında fazla tutan futbolcu nasıl oyunun akışını bozuyorsa, hayatın bütün yükünü kendi üzerinde tutmak isteyen insan da ilişkilerin akışını bozar. Bazen topu bırakmak gerekir. Bazen alan açmak… Bazen de başkasının önünü görmek gibi… Aynı Pozisyon kelimesi gibi…
“Pozisyonunu kaybetti.” “İyi pozisyon aldı.” “Yanlış yerde durdu.” “Boşluğu görmedi.”
Ne kadar tanıdık geliyor, değil mi? Çünkü hayat da biraz pozisyon alma sanatıdır. Nerede durduğunuz, ne söylediğiniz kadar önemlidir. Bazen doğru insan doğru yerde durmadığı için kaybeder. Bazen yanlış yerde duran bir insan, doğru bir davranışla bütün oyunun yönünü değiştirir…
İşte burada futbol bize küçük ama önemli bir hayat dersi verir: Her zaman topun peşinden koşmak gerekmez.
Bazen doğru yerde durmak, topa sahip olmaktan daha değerlidir…
Peki ya takım? İnsan neden bir takıma ait olmak ister?
Neden bir forma giydiğinde kendisini yalnızca kendisi olarak görmez de daha büyük bir bütünün parçası olarak hissetmeye başlar?
Çünkü insan yalnız kalmak istemez. Belki de insanın en eski ihtiyaçlarından biri, “Ben yalnız değilim” diyebilmektir…
Takım tutmak biraz da bunun karşılığıdır. Bir renk seçersiniz… Bir arma seçersiniz… Bir marş öğrenirsiniz… Ve bir kalabalığın içine girersiniz: Bir anda “ben” olmaktan çıkıp “biz” olursunuz…
Ama burada çok ince bir çizgi vardır. Aidiyet insanı güçlendirebilir…
Fakat kalabalık, insanın kendi aklını da elinden alabilir. Tribünde binlerce insan aynı anda bağırdığında, insan bazen kendi sesini duyamaz. Kalabalığın coşkusu düşüncenin önüne geçebilir…
İşte futbolun en güzel taraflarından biriyle en tehlikeli tarafı burada birbirine yaklaşır: Birlikte olmak ile sürüye dönüşmek arasında bazen çok ince bir çizgi vardır.
Sonra karşımıza liderlik çıkar. Takım kaptanı… Teknik direktör… Kulüp başkanı… Herkesin gözünün çevrildiği bir kişi…
Liderden beklenen nedir? Oyuncuların önünde yürümek mi? Yoksa gerektiğinde geriye çekilip başkalarının önünü açmak mı?
Bence gerçek liderlik, sürekli topu kendinde tutmak değildir. Tam tersine, doğru zamanda doğru kişiye pas verebilmektir. Bir takımın bütün oyuncuları kaptanın ayağına bakıyorsa orada takım değil, bağımlılık vardır…
Hayatın başka alanlarında da böyle değil mi?
İnsanlar bazen bir kişinin her şeyi bilmesini, her şeyi çözmesini, bütün kararları vermesini istiyor. Çünkü karar vermek yorucudur. Sorumluluk almak daha da yorucudur…
Bir başkasının arkasına geçmek ise bazen çok daha kolaydır. İnsan neden birilerinin arkasında yürümek ister?
Ve sonra hakem… Futbolun en tartışmalı kişisi. Çünkü insan adaleti çok sever. Ama adalet kendi istediği yönde gerçekleştiğinde daha çok sever…
Hakem bizim takımın lehine düdük çaldığında “doğru karar” deriz. Aynı düdük rakibin lehine çaldığında “adaletsizlik” diye bağırırız.
Burada futbol bize insanın adalet duygusuyla ilgili tuhaf bir gerçeği gösterir: Adaleti isteriz ama çoğu zaman adaletin bizim tarafımızda olmasını isteriz…
Bu yüzden futbol sahasında hakem yalnızca bir düdük çalan kişi değildir. O, bizim adalet anlayışımızın aynasıdır… O ayna çatladığında görüntüler bozulur, her şey karmakarışık görünür, tıpkı bugün gibi…
Ve bazen kendi lehimize verilen yanlış kararı bile doğru kabul etmeye ne kadar hazır olduğumuzu gösterir… Onun için “satılmış hakem” deriz… Bir hakemin yanlışı aynı zamanda bize yapılan bir hakarettir… Onun için bu futbolu kendimiz için seviyorsak; hayatla kurduğumuz bağların güçlü yanlarını da kendimize aidiyet olarak besliyoruz…
Biz futbolu izlerken aslında kendimizi izliyoruz, şöyle ki; Kendi takımımızı seçerken kendi aidiyetimizi… Rakibe kızarken kendi öfkemizi… Hakeme bağırırken kendi adalet anlayışımızı… Bir oyuncuyu kahramanlaştırırken kahraman arayışımızı… Takım yenildiğinde duyduğumuz acıyla kendi yenilgilerimizi… Ve son dakikada gelen golle de hâlâ içimizde bir yerlerde sakladığımız umudu görüyoruz…
O yüzden futbol sadece futbol değil…
Futbol, insanın topun etrafında kurduğu küçük bir hayat sahnesidir…
Adaletli olmak bir kültür meselesi mi yoksa taraftarlığın kör bir penceresi mi?
Vesselam…