Uzun zamandır salyangozları gözlemliyorum… Kaplumbağalar gibi onların da sırtlarında taşıdıkları bir evleri var. Ne var ki kaplumbağalar daha gezgin bir hayat sürerken salyangozların yaşamında tutunmanın, bir yere yaslanmanın, kendine bir mekân bulmanın başka türlü bir karşılığı var…
Bir yeşilliğe, bir ağacın gövdesine, bir taşa ya da bir meyveye tutunurlar. Sonra iki antenlerini uzatıp çevrelerini yoklamaya başlarlar. Sanki dünyayı tanımaya, kendilerine bir yol çizmeye çalışırlar. Aceleleri yoktur. Sesleri soluğu duyulmaz. Sessiz, sakin ve ağır ağır hareket ederler. Belki de bu yüzden Sakin Şehir hareketinin logosunda salyangoz vardır. Hızın karşısına sabrı, telaşın karşısına dinginliği koyarlar…
Salyangozun dünyasında zaman, bizim bildiğimiz zamana pek benzemez. O, bir yerlere yetişmek için yaşamaz. Önce dokunur, sonra hisseder; çevresini tanır, kendince güvenli bir alan arar. Bizim bir bakışta geçtiğimiz mesafeyi o, uzun bir yolculuğa dönüştürür…
Gelelim salyangozlarla göçmenler arasındaki ilişkiye…
Göçmenlik, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. İnsan, doğduğu toprağı arkasında bırakırken yalnızca evini, tarlasını, sokağını bırakmaz. Çocukluğunu, hatıralarını, bildiği sesleri ve kendisini güvende hissettiği dünyayı da geride bırakır. Sonra bilinmeyen bir coğrafyada yeniden başlamak zorunda kalır…
İşte tam o noktada salyangozlar giriyor düşüncelerimin arasına: Önce antenlerini uzatırlar. Çevrelerini yoklar, dokunur, hissederler. Önlerinde nasıl bir dünya olduğunu anlamaya çalışırlar. Ardından kendilerine tutunabilecekleri bir yer bulurlar. Yaşamlarını orada sürdürmeye başlarlar…
Göçmen de gittiği yerde önce çevresini tanımaya çalışır. Bir iş bulur, bir oda kiralar, belki küçücük bir ev kurar. Sonra geride bıraktığı ailesini yanına alır. Bir zamanlar tek başına geldiği o yere eşi, çocukları, kardeşleri, akrabaları ve arkadaşları da gelir. Bir süre sonra hemşerileriyle aynı sokaklarda buluşur, birbirlerine yakın evler kurarlar…
Gecekonduların da böyle bir tarihi vardır. Bir duvarın dibinde başlayan hayat, zamanla bir sokağa; bir sokak, bir mahalleye dönüşür. Başlangıçta yalnızca başını sokacak bir yer arayan insan, sonunda kendisine bir dünya kurar. O dünyanın içinde düğünler yapılır, çocuklar büyür, cenazeler kaldırılır, komşuluklar gelişir. Bir zamanlar yabancısı olduğu şehir, yavaş yavaş kendi şehrine dönüşür…
Elbette insanla salyangoz arasında birebir bir benzerlik kurmak mümkün değil. İnsanların göç nedenleri, hikâyeleri ve yaşadıkları zorluklar birbirinden farklıdır. Ama her ikisinin yaşamında da bana düşündürücü gelen bir ortaklık var: Yaşam, bir yere tutunmadan kolay kolay sürdürülemiyor.
Ben hiçbir zaman salyangozları yalnızca zararlı canlılar olarak görmedim. Onları gözlemlemek, hareketlerini izlemek, küçük dünyalarına tanıklık etmek benim yaradılışımdan gelen bir alışkanlık. Bazen birkaçını toplar, eve getirir, bir marulun etrafına bırakırım. Ardından küçük bir şenlik başlar. Her biri kendi yönünden yaklaşır, dokunaçlarını uzatır, ağır ağır beslenir. O küçücük dünyanın içinde kim bilir ne büyük bir hayat yaşanır!
Bazen bir salyangozu elimin üzerine koyarım. Bakalım ne yapacak, diye beklerim. Önce içine çekilir. Sanki karşısındaki dünyanın büyüklüğünü tartar. Sonra antenleri yavaşça dışarı çıkar. Bir sağa, bir sola uzanır. Elimi koklarcasına çevresini yoklar. Bir süre sonra hareket etmeye başlar… Güven oluşmuştur bir kere…
İnsan da böyle değil midir? Bir yabancının evine ilk girdiğimizde, yeni bir mahalleye taşındığımızda, bilmediğimiz bir toplumun içine karıştığımızda önce kendimizi sakınırız. Sözcüklerimizi tartar, bakışları anlamaya çalışır, davranışlarımızı ölçeriz. Bize uzatılan elin dostça olup olmadığını anlamaya çalışırız.
Güven, bir anda kurulmaz. Bazen bir selamla, bazen bir tas çorbayla, bazen de hiçbir karşılık beklemeden açılan bir kapıyla başlar…
Göçmenin de antenleri vardır elbette; ama bunlar başının üzerinde taşıdığı uzantılar değildir. Onun antenleri bakışları, sezgileri, korkuları ve umutlarıdır. Yeni bir yerde kendisine yer açılıp açılmayacağını anlamaya çalışır. Bir toplumun kendisini kabul edip etmeyeceğini, çocuğunun okulda dışlanıp dışlanmayacağını, akşam eve dönerken huzur içinde yürüyüp yürüyemeyeceğini anlamaya çalışır…
İşte burada insanlığımızın sınavı başlar… Çünkü biz çoğu zaman göçmeni, göç ettiği yerden bakarak değil, geldiği yerden yargılarız. Faşist kafalar bunu çok iyi yaparlar… Onun neden yola çıktığını, hangi korkularla geride bıraktıklarını, hangi umuda tutunarak geldiğini sormayız. Bir mahallede çoğaldıklarını görür, ama o çoğalmanın ardındaki yalnızlığı görmeyiz. Ev yaptıklarını görür, fakat o evin temelinde yatan güvensizliği, yoksulluğu ve tutunma arzusunu anlamayız…
Tasavvufun yolculuk düşüncesi de burada başka bir kapı açıyor bana. İnsan, yalnızca dış dünyada yol alan bir yolcu değildir; kendi içine doğru da yürür. Gurbet bazen doğduğun yerden uzak düşmektir, bazen de kendi içinde kendine yabancı kalmaktır. Sıla ise yalnızca dönülecek bir memleket değil, insanın gönlünün huzur bulduğu yerdir…
Belki bu yüzden bazı insanlar dünyanın bütün imkânlarına sahip oldukları hâlde gurbetten kurtulamazlar. Bazılarıysa bir lokma ekmeği, bir dostun gölgesini, bir komşunun selamını bulduklarında dünyanın ortasında kendilerine bir sıla kurarlar…
Salyangozun sırtındaki ev, bana bu bakımdan başka bir şey daha düşündürüyor. O, evini geride bırakmak zorunda değildir; evini yanında taşır. İnsan ise çoğu zaman evini geride bırakır, sonra onu yeniden kurmaya çalışır. Bir bavula sığdırdığı eşyaların arasında, aslında sığdıramadığı koca bir geçmiş vardır…
Peki, insan evini yanında taşıyabilseydi ne olurdu? Belki çocukluğunun kokusunu, annesinin sesini, bahçesindeki ağacın gölgesini, kapısının önündeki taşın sıcaklığını da yanında götürürdü. Fakat insanın evi yalnızca duvarlardan ibaret değildir ki… Ev, bir başkasının yanında korkmadan konuşabilmektir. Ev, kapıyı çaldığında yüzüne kapanmayan bir kapıdır. Ev, varlığının bir yük, kimliğinin bir kusur sayılmadığı yerdir…
Salyangozun evi kabuğudur. İnsanın evi ise biraz da kendisine gösterilen merhamettir… Bazen salyangozları izlerken onların yavaşlığına hayran kalıyorum. Bizim dünyamızda herkes bir yerlere yetişmek, bir şeylere sahip olmak, bir başkasını geride bırakmak istiyor. Oysa salyangoz, küçücük gövdesiyle dünyaya dokunarak ilerliyor. Her adımında zemini hissediyor. Belki de bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatıyor: Bir yere ulaşmak kadar, oraya nasıl ulaştığımız da önemlidir…
İnsan, hızlandıkça başkalarının hikâyelerini duymayı unutuyor. Yargıları çoğaldıkça merakı azalıyor. Kendisine benzeyeni dost, benzemeyeni yabancı sayıyor. Oysa hepimiz, hayatın bir döneminde bir yere tutunmaya çalışan yolcularız. Hepimizin bir güven arayışı, bir sığınma ihtiyacı, bir de görünmeyen bavulu var…
Salyangozlar hâlâ bahçemde, taşların üzerinde, bitkilerin gövdelerinde ağır ağır ilerliyor. Ben onları izlemeyi sürdürüyorum. Her defasında aynı soruyu soruyorum kendime: Bir canlıya yaşama hakkı tanımak için onun bize ne faydası olduğunu bilmemiz mi gerekiyor?
Belki de asıl sınavımız, bize yararı dokunmayanı da, bize benzemeyeni de, hayatımıza bizim seçmediğimiz bir yoldan gireni de anlayabilmektir… ‘Yabani ot’ diye söküp attığımız bitkilerin de bir yaşam hakkı olduğunu unutmadan…
Çünkü dünya yalnızca hızlıların, güçlülerin ve kendilerine yer açabilenlerin değildir. Dünyada yavaşlayanlara, yolda kalanlara, göç edenlere, sığınanlara ve yeniden başlamaya çalışanlara da yer vardır… Yeter ki biz, onların antenlerini uzattıkları dünyayı bir tehdit olarak görmeyelim…
Salyangozların sessizliğinde bunu görüyorum. Göçmenlerin hikâyelerinde bunu düşünüyorum. Tasavvufun gönül dilinde ise aynı hakikatin başka bir yankısını duyuyorum:
Yol uzun olabilir. Gurbet ağır olabilir. Ama insan, bir başka canlının kalbinde kendisine yer bulabildiğinde, dünya biraz daha yaşanır bir yer olur…
Bambaşka bir dünya mümkündür demekten de kendimi alamıyorum…
Vesselam…