Bir yol insana neler hatırlatır?

İnce sarı bir yol çizgisi… Uzaklara doğru uzanıp giden… Bazen bir çizgidir yalnızca. Bazen de insanın hayatına tutulmuş incecik bir ayna…

Yol çizgileri gerçekten yalnızca bir çizgi midir?

Yoksa bir rehber midir?

Ya da insanın tek başına çıktığı uzun bir yolculukta, sessiz bir yol arkadaşı olabilir mi? Ben hep öyle düşündüm…

Yolların insanlarla bir bağı vardır. Çünkü insan da yol gibidir. Bir yerden başlar, bir yerlere gider. Kimi zaman dönemeçlerden geçer, kimi zaman yokuş çıkar, kimi zaman inişe bırakır kendisini. Bazen önünü göremez. Bazen de yolun iki yanındaki manzarayı göremeyecek kadar kendi içine kapanır…

Sonra bir gün dönüp arkasına baktığında, yürüdüğü yolun aslında kendi hikâyesi olduğunu fark eder.

Yaşanmışlık mı? Yoksa ıskalanmış bir hayat mı? Kim bilir belki ikisi de…

Kendimi bildim bileli bir yolun peşinden gittim. Kimi zaman umutla, kimi zaman hayal kırıklıklarıyla… Bazen önümde bir ışık vardı, bazen de o ışığın yalnızca benim hayalim olduğunu sonradan anladım…

Ama yürümekten vazgeçmedim. Çünkü insan bazen nereye gittiğini bilmeden de yürür… Belki de yolun sırrı buradadır…

Tasavvufun “yol” dediği şey de biraz böyle değil midir? İnsan menzile varmak için yola çıkar ama yolun kendisi de bir terbiyedir. Her durak, insanın kendisiyle karşılaşmasıdır. Her dönemeç, başka bir tarafını gösterir insana…

Belki de yol, gidilecek yerden çok kim olduğumuzu anlamak için yürüdüğümüz yerdir…

Yıllar önce Amfora dergisini çıkarırken “Sarı Çizgiler” başlığı altında yazılar yazmıştım. Yaşamın kıyısında dolaşan insanların öykülerini dile getirmiştim…

Sonra Güneşli Diyarlar ELMALI dergisinde bu çizgiyi sürdürdüm. Topçu Fahri… Elektrikçi Ahmet… Üç kızını da okutmuş, onların yarınlarını hazırlamış Süheyla Ana… Kahveci kardeşler Cengiz ve Tacettin… Fotoğrafçı Niyazi Selçuk… Sinemacı Ali ile Rasim… Tahinci Ömer… Berber Mustafa… Köy Enstitülü öğretmenler… Toprak ağalığına karşı mücadele eden Ömer Serin… Futbolcu Ülkü… Vs…

Bunların her biri benim için yalnızca bir isim değildi. Her birinin bir yolu vardı. Her birinin bir emeği… Her birinin bir hikâyesi…

Ve en önemlisi, her birinin kendine ait bir yüzü vardı… Onları gönül gözümle dinledim…

Kimini uzun uzun, kimini bir kahve sohbetinde, kimini bir fotoğrafın önünde, kimini de yıllar sonra hatırlayarak…

Ne kadar çok insanın hikâyesini dinlemişim: Karınca kararınca onları yazıya geçirmeye, unutulup gitmelerine izin vermemeye çalışmışım. Bir bellek duvarı düşünmüştüm o zamanlar…

Çünkü biliyordum: Bir şehir yalnızca taşlarından, sokaklarından, binalarından oluşmaz…

Bir şehri şehir yapan, orada yaşamış insanların hikâyeleridir. Bir kahveci, bir elektrikçi, bir fotoğrafçı, bir sinemacı… Bunlar şehrin görünmeyen damarlarıdır. Onlar çekildiğinde şehir de biraz eksilir…

Bu insanların başka bir tarafı daha vardı. Sahiciydiler. Yaptıkları işin hakkını verirlerdi. Özentileri yoktu. Başka birine benzemeye çalışmazlardı. Kendilerini olduklarından başka göstermeye ihtiyaç duymazlardı. Bir elektrikçi elektrikçiydi. Bir fotoğrafçı fotoğrafçı… Bir kahveci kahveci…

Ama her biri kendi mesleğinin içine kendi kişiliğini de koyardı… Bugün geriye baktığımda, galiba en çok bunu özlüyorum: Sahiciliği…

Çünkü şimdi insanın önüne her gün binlerce hayat çıkıyor. Telefonun ekranını kaydırıyorsun…

Bir hayat. Bir başka hayat… Sonra bir başka hayat… Herkes mutlu. Herkes güzel. Herkes başarılı. Herkes bir yerlere gitmiş. Herkes bir şeyler yemiş. Herkes bir şeyler yaşamış…

Ama nedense bütün bu hayatların birbirine benzediğini görüyorum. Sanki büyük bir makine kurulmuş. İnsanlar içine giriyor ve aynı görüntülerle çıkıyor. Aynı cümleler… Aynı yüz ifadeleri… Aynı mutluluk gösterileri… Aynı öfkeler… Aynı özentiler…

Ve sonunda insan kendi hayatına bakarken bile başkasının hayatını seyrediyor.

Sanal bir Avuntu Makinesi, gerçek hayatın önüne geçiyor…

Oysa hayat ekranın içinde değil. Hayat, yoldadır. Toprağın üzerinde yürürken ayağının altında ezilen küçük bir taşta… Bir kahvede yıllardır aynı sandalyede oturan ihtiyarda… Dükkânını sabah erkenden açan esnafta… Bir fotoğrafçının karanlık odasında… Bir sinema salonunun eski koltuklarında…

Bir annenin çocuklarını okutmak için verdiği mücadelede…

Bir insanın kimse görmeden yaptığı iyilikte…

Hayat biraz da buralardadır…

Ve belki bu yüzden ince sarı çizgilere bakarken yalnızca yolu görmüyorum. O çizgilerin arasında kaybolmuş insanları görüyorum…

Bazen düşünüyorum: Biz gerçekten yolumuzu mu kaybettik? Yoksa yollar mı değişti? Belki de ikisi birden mi?

Eskiden insan yolculuk ederken yanında bir harita taşırdı. Şimdi cebimizde dünyanın bütün haritaları var. Ama nedense kendi yolumuzu bulmakta daha çok zorlanıyoruz.

Her yere ulaşabiliyoruz. Ama kendimize ulaşmakta zorlanıyoruz. Tasavvufun “kendini bilmek” meselesi tam da burada çıkıyor karşıma…

İnsan dünyayı dolaşabilir: Dağları aşabilir. Denizleri geçebilir. Binlerce kilometre yol gidebilir. Ama kendi içine doğru bir adım atmadıysa, bütün o yollar yine de onu kendisine götürmeyebilir…

Belki insanın en uzun yolu, dışarıdaki yol değil; kendisinden kendisine giden yoldur.

Ve o yolun yol çizgileri de görünmez…

Bir zamanlar yazdığım insanların hikâyelerinde bunu sezerdim. Onlar belki büyük laflar etmiyorlardı. Felsefe konuşmuyorlardı. Tasavvuf bilmiyorlardı belki. Ama hayatın içinde bir şeyleri biliyorlardı… Emeği… Sabretmeyi… Beklemeyi… Bir işi sonuna kadar götürmeyi… Bir insana sahip çıkmayı… Çocuklarını okutmayı… İşini dürüst yapmayı… Verdikleri sözü yerine getirmeyi…

Ve belki en önemlisi, kendileri olarak kalmayı…

Şimdi düşünüyorum da, insanın hakikati bazen kitaplarda değil, bir hayatın nasıl yaşandığında saklı. Süheyla Ana'nın üç kızını okutmasında… Bir kahvecinin yıllarca aynı dükkânın kapısını açmasında… Bir fotoğrafçının insanların yüzlerini geleceğe taşımasında… Bir sinemacının insanlara başka dünyaların kapısını açmasında…

Bunların her biri küçük görünen ama aslında büyük birer hayat dersiydi.

Yolların da hafızası vardır… Bu gerçeğe inananlardanım…

Bir yoldan yıllar sonra yeniden geçtiğinizde, yol sizi hatırlar mı bilmem. Ama siz yolu hatırlarsınız. Bir virajda gençliğiniz çıkar karşınıza. Bir kavşakta verdiğiniz bir karar…

Bir tepebaşında söylediğiniz bir söz… Bir yol kenarında bıraktığınız bir insan… Bir daha dönmediğiniz bir yer… Hepsi birden içinizde belirir…

İşte o zaman anlarsınız: İnsan yollardan geçmez yalnızca; yollar da insanın içinden geçer…

Belki benim ince sarı yol çizgilerine bakarken bu kadar çok şey hatırlamamın nedeni de çizgilerin yalnızca asfaltın üzerinde olmadığıdır…

Bir kısmı hafızamda. Bir kısmı çocukluğumda. Bir kısmı yazdığım insanların hayatında. Bir kısmı da henüz yürünmemiş yolların üzerinde…

Bazen bir yolun sonuna geldiğimizi sanırız. Oysa yol bitmemiştir. Sadece yön değiştirmiştir…

İnsan da öyle…

Hayat bazı kapıları kapatır…

Bazı insanları alır götürür…

Bazı hayalleri yarım bırakır…

Bazı hikâyelerin sonunu yazamadan sayfayı kapatmak zorunda kalırsınız. Sonra bir gün başka bir yola çıkarsınız…

Ve anlarsınız ki hiçbir yol bütünüyle kaybolmamıştır. Her yol, başka bir yolun başlangıcına bağlanmıştır.

Belki de hayat dediğimiz şey, birbirine eklenen bu ince çizgilerden ibarettir: Kimi sarıdır. Kimi karanlık… Kimi dümdüzdür. Kimi kıvrıla kıvrıla gider…

Ama hepsinin üzerinde bizim ayak izlerimiz vardır.

Şimdi önümde yine bir yol var.

İnce sarı çizgileriyle…

Nereye gittiğini tam olarak bilmiyorum.

Belki bir yere varacak.

Belki de yalnızca beni başka bir soruya götürecek…

Ama artık yolun sonunu merak etmiyorum eskisi kadar.

Yolun kendisine bakıyorum: Çizgilere… Dönemeçlere…

Yol kenarında unutulmuş ağaçlara…

Bir zamanlar oradan geçmiş insanların ayak izlerine…

Ve içimden şu cümle geçiyor: Belki hayat, varılacak bir yer değil; yürürken fark ettiğimiz bir hakikattir...

İnce sarı çizgiler önümde uzayıp gidiyor. Ve ben yürüyorum…

Çünkü insan bazen nereye gittiğini bilmeden de yürür. Ve belki de yolun en büyük sırrı budur: Yürüdükçe yol görünür… Belki bir gün, o ince çizgilerin sonunda kendimize rastlarız…

Belki de asıl yolculuk, o güne kadar devam eder…

Vesselam…