Bir toplumun insanı nasıl değerlendirdiğini anlamak için parası olanla olmayana, güçlüyle güçsüze, makam sahibiyle sıradan vatandaşa nasıl davrandığına bakmak yeterlidir.

Çünkü toplumların gerçek ahlakı, güçlüye gösterdikleri hürmette değil, güçsüze gösterdikleri saygıda gizlidir.

Ne yazık ki içinde yaşadığımız toplumsal düzende insanın kim olduğu değil, neye sahip olduğu daha fazla önem taşıyor. Paran varsa sözün dinleniyor, makamın varsa düşüncelerin dikkate alınıyor, çevren ve nüfuzun varsa yanlışların bile görmezden gelinebiliyor. Ama yoksulsan, güçsüzsen, arkanı kollayan kimse yoksa haklılığını anlatmak bile başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor.

Aynı sözü parası olan ya da mevki, makam sahibi olan söylediğinde tecrübe, bir yoksul söylediğinde şikâyet olarak değerlendiren bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Demek ki mesele söylenen sözün doğruluğu değil, söyleyen kişinin kim olduğudur!..

Oysa zenginlik bazen atadan miras kalır. Bazen haksız kazançla elde edilmiş olabilir. Mevki, makam bazen kayırmayla kazanılır.

Öyleyse bu noktada toplumsal değer yargılarımızı sorgulamamız gerekiyor. İnsanları ahlaklarıyla, bilgileriyle, vicdanlarıyla ve davranışlarıyla değerlendirmek yerine servetleriyle, makamlarıyla ve güçleriyle ölçüyorsak ortada ciddi bir değerler problemi vardır.

Daha da düşündürücü olan, bu durumun yalnızca zenginlerin yoksullara bakışından ibaret olmamasıdır. İnsanlar çoğu zaman kendilerine gösterilen ilgiyi ve saygıyı, kişiliklerine duyulan bir değer olarak algılar. Oysa bazen gördüğümüz ilgi bize değil, sahip olduklarımıza yöneliktir.

Makamımız varsa makamımızın, paramız varsa paramızın, çevremiz varsa nüfuzumuzun hatırına yanımızda duranlar olabilir. Bunları kaybettiğimizde kimin gerçekten yanımızda kaldığını görmek ise hayatın gerçek yüzüdür.

Çünkü çıkar ilişkileri, dostluk kılığına girmekte oldukça başarılıdır.

Bir insanın gerçek karakterini anlamak istiyorsanız, ondan bir şey beklemediğinizde nasıl davrandığına bakın. Daha da önemlisi, kendisine hiçbir fayda sağlayamayacak bir insana nasıl davrandığını gözlemleyin.

Ahlak ve erdem, toplumsal kurallara uymaktan ibaret değildir. Toplumsal ilişkiler insan erdeminin kantarıdır.

İnsanları itibarı yaptığı işle değil, karakteriyle ölçülmelidir. Bir garsonla, temizlik işçisiyle, işsiz bir insanla, yoksul bir komşuyla konuşurken sergilenen tavır; bir iş insanına, siyasetçiye veya makam sahibine gösterilen nezaketten çok daha fazla anlamlıdır.

Çünkü güçlüye saygı göstermek bazen çıkarın, zayıfa saygı göstermek ise çoğu zaman karakterin sonucudur.

Elbette zengin olmak bir kusur, yoksul olmak da bir erdem değildir. Mesele servetin kendisi değil, servetin insana sağladığı ayrıcalığın nasıl kullanıldığıdır. Bir insanın ekonomik durumu onun ahlaki değerini belirleyemez. Fakat toplumun ona gösterdiği muamele, toplumun ahlaki seviyesini belli eder.

Akılların bir köşesinde tutulmalıdır ki; bugün başkasının yoksulluğunu küçümseyen kişi, yarın kendi yoksulluğuyla yüzleşebilir. Etrafımızda bunun örnekleri vardır. Hayatın dengesi değişir, makamlar el değiştirir, servetler tükenir. İnsanların sahip oldukları geçicidir. Kalıcı olan nasıl bir insan olduklarıdır.

Eğer insanlara gerçekten insan oldukları için mi saygı duyuyorsak, bize sağlayabilecekleri imkânlar ölçüsünde mi değer veriyorsak; kaybettiğimiz yalnızca insanlara duyduğumuz saygı değildir. Kaybettiğimiz, insanlığımızın anlamıdır.

Çünkü bir toplumda para saygının, makam değerin, güç ise haklılığın ölçüsü hâline gelmişse orada ahlak çoktan çürümeye başlamıştır.

Bir insanın cebindeki para onun değerini değil, yalnızca ekonomik durumunu gösterir. Bütün mevkiler, makamlar hizmet için vardır. Statü ve güç tanımlaması olmamalıdır.

İnsanlığın değer ölçüsü sahip oldukları değil, kişilikleridir!..

Esenlikle kalınız!…