Bu konuda hayli yazı yazdım…

Sabun Köpüğü Medya gündelik hayatlarımızın tam içine etmişken, şimdi özel hayatlarımızda da çok ciddi bir çöküş yaşanıyor. Üstelik bu çöküş katmerleşerek devam ediyor…

Herkes herkesin ya bardağında, ya masasında, ya evinde…

Bir zamanlar kapısını çalmadan girmeye çekindiğimiz evlerin içindeyiz artık. Sofraların başındayız. Yatak odalarına kadar uzanıyoruz. İnsanların sevinçlerine, öfkelerine, ayrılıklarına, hastalıklarına, hatta yaslarına bile tanıklık ediyoruz… Hem de çoğu zaman tanımadığımız insanların hayatlarına…

Mahremiyet dediğimiz şey, insanın kendisine ait olanı kendisine saklama hakkıydı. Bir sınırdı. Her sınır gibi, insanı başkasından ayırdığı kadar kendisine de yaklaştırıyordu.

O sınır kalkınca ne oldu? İnsan, kendisine ait olanı da kaybetmeye başladı…

Çünkü mahremiyet yalnızca başkalarının görmemesi değildir. Mahremiyet, insanın kendi içinde kendisiyle kalabileceği bir alandır. Kimseye anlatmak zorunda olmadığı, göstermediği, kanıtlamadığı, paylaşmadığı bir iç dünya…

Belki de insanı insan yapan en önemli alanlardan biri buydu ve şimdi o alan giderek yok oluyor… Kimliklerin yerini adeta bir tıklama zafiyeti aldı. İnsanlar artık kim olduklarıyla değil, kaç kişinin onları gördüğüyle, kaç kişinin beğendiğiyle, kaç kişinin yorum yaptığıyla kendilerini ölçmeye başladılar. Bir insanın değeri, kendi varlığından çıkıp başkalarının bakışına taşındı. Böyle olunca ne mi oldu: hakikat dediğimiz ana unsur geri çekildi…

Çünkü gösterilen şey ile yaşanan şey aynı değildir… Adeta mutsuzlukların içinden sıyrılıp gelen bir bas bas bağırma hali çöküyor ekranlara… İnsanlar hayatlarını podyuma çevirdi…

İnsan ne kadar çok görünmek isterse, o kadar çok kendisini düzenlemeye başlar. Hangi fotoğrafın konulacağını, hangi sözün söyleneceğini, hangi hayat parçasının gösterileceğini seçer. Böylece yaşadığı hayat ile sunduğu hayat arasında görünmez bir mesafe oluşur. Sonra o mesafe büyüdükçe büyür...

Ve insan bir süre sonra kendi hayatını yaşamaktan çok, kendi hayatının sunumunu yaşamaya başlar: Özün yerini sahtelik, samimiyetin yerini göstermelik hayatlar alıyor. Herkes mutlu görünmek zorunda… Herkes başarılı görünmek zorunda… Herkes güzel görünmek zorunda… Herkes bilgili, kültürlü, duyarlı, entelektüel görünmek zorunda… Çünkü görünmediğiniz zaman sanki yoksunuz…

Sabun Köpüğü Medya'nın en büyük marifeti de burada ortaya çıkıyor zaten. Ürettiği şey bilgi değil; çoğu zaman izlenim… Algı… Manipülasyon…

Düşünce değil; tepki. Hafıza değil; anlık görüntü. Hakikat değil; algı. Üstelik köpük gibi… Parlıyor, büyüyor, dikkat çekiyor ve sonra hiçbir iz bırakmadan sönüyor. Bu yüzden ona “sosyal medya” demiyorum…

Çünkü toplum dediğimiz şeyin içinde hafıza vardır, ilişki vardır, sorumluluk vardır, yüz yüze gelmek vardır. Oysa Sabun Köpüğü Medya çoğu zaman bunların tersine çalışıyor: hızlı tüketiyor, hızlı unutturuyor, hızlı öfkelendiriyor ve hızlıca başka bir gündeme geçiyor…

Bir insanın dün söylediğini bugün hatırlamadığı, bugün söylediğinin yarın hükmünün kalmadığı bir iletişim düzeninde sözün de ağırlığı kalmıyor. Söz ağırlığını kaybedince dil de yoksullaşıyor. Artık hemen herkes yazar, şair, grafiker, yorumcu, uzman… Herkesin söyleyecek bir şeyi var. Ama giderek daha az insanın anlatacak bir şeyi var…

Bu ikisi aynı şey değil; Söylemek başka, anlatmak başka… Anlatmak; düşünmek, seçmek, anlamlandırmak ve karşındaki insanın zihninde bir karşılık oluşturabilmektir. Bugün ise çoğu zaman anlatma çabasının yerini gösterme çabası aldı. Türkçe de bundan nasibini alıyor. Dil yalnızca kelimelerin toplamı değildir. Dil, düşüncenin evidir. Düşünce derinliğini kaybettiğinde dil de yüzeyselleşir. Cümleler kısalır. Anlamlar basitleşir. Kelimeler sloganlaşır. Sloganlar da düşüncenin yerine geçer…

Böylece insan, ne düşündüğünü anlatmak yerine kendisini bir etiketle tanımlamaya başlar. Oysa insan bir etiket değildir. Bir profil fotoğrafı hiç değildir. Bir biyografi kutusuna sığmaz…

İnsan, çelişkileriyle, suskunluklarıyla, korkularıyla, sevinçleriyle, pişmanlıklarıyla, kimseye göstermediği taraflarıyla insandır… Mahremiyet işte biraz da bunları korur… Şimdi derdimi anlatabildim mi? Elbette bilmiyorum…

Belki de bu yüzden mahremiyetin çöküşü yalnızca ahlaki bir mesele değildir: Aynı zamanda felsefi bir meseledir. Çünkü mahremiyet çöktüğünde insanın kendisiyle arasındaki mesafe de çöker. İnsan kendisine bakmak yerine başkalarının kendisine nasıl baktığına bakmaya başlar…

Bir başkasının gözündeki görüntüsünü, kendi hakikatinin önüne koyar. Ve yavaş yavaş kendi hayatının seyircisine dönüşür… “Acı, acının içinde çekip gider...” diye bir şiirimi hatırladım…

Ne acı değil mi?

İnsan kendi hayatında başrolü oynarken, kendi hayatının seyircisi oluyor. Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı da budur. Milyonlarca insanla bağlantı kurabiliyoruz ama kendimizle bağlantımızı kaybediyoruz. Herkes bizi görebiliyor ama kimse bizi gerçekten görmüyor. Herkes bizim ne yaptığımızı biliyor ama giderek daha az kişi kim olduğumuzu biliyor. Çünkü görünürlük arttıkça görünmek ile görülmek arasındaki fark büyüyor. Görünmek kolay. Görülmek zor. Görülmek için önce insanın kendisini saklayabileceği bir alanının olması gerekir…

Mahremiyet belki de tam olarak bunun için vardı. Ki, insanın biraz susabilmesi için… Biraz görünmemesi için… Biraz kendisiyle kalabilmesi için… Her duygusunu paylaşmadan yaşayabilmesi, her düşüncesini ilan etmeden düşünebilmesi için…

Çünkü bazı şeyler anlatılmadığında değerini kaybetmez. Tam tersine, insanın içinde büyür.

Bir çiçeğin her gün kökünü söküp nasıl büyüdüğüne bakamayacağımız gibi, insanın iç dünyasını da sürekli dışarı çıkarıp teşhir ederek büyütemeyiz. Bazı şeylerin karanlığa, sessizliğe ve zamana ihtiyacı vardır…

İnsan da öyle değil mi?

Belki bugün yeniden hatırlamamız gereken şey şudur: Her şey paylaşılmak zorunda değil. Her mutluluk(!) gösterilmek zorunda değil. Her acı anlatılmak zorunda değil. Her düşünce yayınlanmak zorunda değil. Her hayat seyirlik değildir…

Çünkü hayat, seyirlik bir nesneye dönüştüğü anda hayat olmaktan çıkıp gösteriye dönüşür. Ve gösterinin olduğu yerde hakikat, biraz daha geriye çekilir. Belki de mahremiyeti yeniden kurmak, insanın kendisini yeniden kurmasının ilk adımıdır. Biraz susmak… Biraz saklamak… Biraz görünmemek… Ve en önemlisi, kimsenin alkışlamadığı bir hayatı da değerli bulabilmek… Çünkü insan, başkalarının baktığı yerde değil; kimsenin bakmadığı yerde de insandır…

Önemli olan da kendimize ait olanı, başkasının bakışına teslim etmemek…

Vesselam…