Bir öğretmenin tahtaya yazdığı ilk harfin, bir çocuğun zihninde nasıl bir pencere açacağını kim bilebilir? Sıraların üzerindeki çizikler, defterlerin arasına sıkıştırılmış çiçekler, teneffüs ziliyle dağılan sesler…
Bir sınıf odası, yalnızca ders yapılan bir yer değildir. Hayatın ilk kez başka insanlarla paylaşıldığı, dostluğun, rekabetin, utanmanın, cesaretin ve merakın öğrenildiği küçük bir toplumdur… Valla güzel cümle oldu… Kimi insan yıllar sonra öğretmeninin sesini hatırlar; kimi, pencereden içeri düşen güneşi. Çünkü hafıza, her zaman büyük olayları saklamaz. Bazen bir tebeşir tozunu, eski bir sıranın kokusunu, kapının önünde bekleyen bir annenin yüzünü korur…
Yani sınıf da bir oda değil midir? Odalar, böylece kişisel hafızanın ötesine geçer; bir toplumun da sessiz arşivine dönüşür…
Eski evlerin odalarına girdiğinizde bunu daha iyi anlarsınız. Yüksek tavanlar, ahşap pencereler, duvarlardaki çatlaklar, el dokuması kilimler, sedirin üzerine bırakılmış yastıklar… Bir köşede bakır bir tas, başka bir köşede işlemeli bir örtü… Her eşya, kendisinden önce yaşamış insanların gündelik hayatından bir iz taşır. O odalarda yalnızca insanlar yaşamamıştır; gelenekler, alışkanlıklar, inançlar ve sessiz kabuller de yaşamıştır…
Bugün modern hayat bize daha büyük evler, daha parlak yüzeyler, daha kullanışlı odalar vaat ediyor. Her şeyin bir yeri, her eşyanın bir işlevi var. Duvarlar pürüzsüz, mobilyalar kusursuz, ışıklar ayarlanabilir… Ama bütün bu kusursuzluğun içinde insanın kendisine ayırdığı yer büyüyor mu, yoksa küçülüyor mu?
Bir odayı güzelleştirmekle onu yaşanmış kılmak aynı şey değildir. En pahalı mobilyalarla döşenmiş bir oda ruhsuz kalabilir; eski bir evin küçük odasıysa bir ömürlük hikâyeyi içinde taşıyabilir. Çünkü mekânın değerini yalnızca eşyaların fiyatı değil, o eşyalara değen hayat belirler…
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu, mekânlarımızın küçüklüğü değil, içlerinin hatırasızlaşmasıdır. Her şeyi değiştirmeye, yenilemeye, eskisini atıp yenisini almaya alışırken geçmişle aramızdaki bağları da koparıyoruz. Oysa bir eşyanın eskimesi, onun değersizleştiği anlamına gelmez. Bazen bir sandalyenin aşınmış kolu, yıllarca o sandalyeye tutunmuş ellerin hikâyesini anlatır. Bazen duvardaki bir leke, yıllardır aynı pencereden içeri süzülen yağmurun izidir. Hayatın bütün izlerini silerek tertemiz bir mekân kurabiliriz; ama o mekânda yaşanmışlığın sesini de kaybedebiliriz…
İnsanın kendine ait bir odası olmalı… Fakat o oda, dünyaya sırtını döndüğü bir hücreye dönüşmemeli. Penceresi dışarıya, kapısı başkalarına açık olmalı. İnsan orada kendisini dinlemeli; sonra yeniden başkalarını duyabilecek bir hâle gelmeli. Çünkü düşüncenin gerçek değeri, yalnızca insanı kendisine yaklaştırmasında değil, başkasının hayatını da anlayabilecek bir derinlik kazandırmasındadır…
Odanın dört duvarı vardır; ama insanın iç dünyası duvarlara sığmaz. Penceresinden gökyüzü görünüyorsa bulutlar da içeri girer. Bir kuşun sesi duyuluyorsa uzak bahçeler de odanın parçası olur. Masanın üzerinde açık duran bir kitap, hiç görmediğimiz coğrafyalara götürür bizi. Bir fotoğraf, yıllar önce kaybettiğimiz bir insanı yeniden karşımıza çıkarır. Bir çiçeğin kokusu, çocukluğumuzun avlusunu bir anda önümüze serer…
Ve anlarız ki oda, dış dünyadan kaçmak için kurduğumuz bir sığınak olduğu kadar dünyaya yeniden dönebilmek için kendimizi hazırladığımız bir duraktır…
Her odanın bir hikâyesi vardır. Kimi anlatılmayı, kimi dinlenmeyi, kimi de sonsuza kadar susmayı bekler. Bazı odaların kapısı ardına kadar açıktır; bazılarıysa anahtarını çoktan kaybetmiştir. Ama insan, hangi odaya girerse girsin, orada kendisinden bir parça bulur. Çünkü başkasının hayatına açılan kapı, çoğu zaman kendi içimize açılan kapıdır…
Belki de bu yüzden bir odayı gerçekten görmek için gözlerimizden fazlasına ihtiyacımız vardır. İşte tam da burada Cemil Meriç’i, Aşık Veysel’i anmak isterim… Duvarların rengini değil, orada solan ömrü; masanın üzerindeki eşyaları değil, onlara dokunan elleri; pencereden giren ışığı değil, o ışığı bekleyen insanı görebilmeliyiz…
Sonunda geriye ne kalır?
Bir masa, boydan boya uzayıp giden bir kütüphane, birkaç sandalye, duvarda asılı bir elbise, pencere önünde açmış bir çiçek… Belki de bir insanın ardından sessizce kapanan bir kapı.
Ve odanın içinde, kimsenin duymadığı bir ses:
İnsan geçer, odalar kalır mı?
Kalırlar belki…
Onları oda yapan taşları, tuğlaları ya da ahşapları değildir. İçlerinde yaşanmış hayatlar, paylaşılmış sevinçler, saklanmış sırlar ve hatırlanmaya değer insanlar varsa kalırlar…
Kumluca’da bir odadır, kimler gelmiştir, kimler geçmiştir, kimlerin hatırı kalmıştır…
Bunu da sizler düşünün…
Yoksa dört duvar, yalnızca dört duvardır…
Vesselam…