25 yıl öncesini hatırlayanlar bilir…
O yıllarda huzur vardı, dostluk vardı, tevazu vardı, insaniyet vardı. İnsanlar belki bugünkü kadar imkâna sahip değildi ama sahip olduklarının kıymetini bilir, birbirleriyle daha içten ilişkiler kurardı. Bir selamın, bir ziyaretin, bir gönül almanın değeri büyüktü.
Avrupa’dan memlekete gelen gurbetçilerimiz yanlarında kıyafetler, çikolatalar getirirdi. Arabalarına hayranlıkla bakar, anlattıklarını merakla dinlerdik. Bazen bizi bir lokantaya götürür, bir yemek ısmarlarlardı. O günlerde Avrupa, gözümüzde ekonomik refahın, konforun ve gelişmişliğin simgesiydi. Biz daha çok çalışıp onların sahip olduklarına ulaşmayı hayal ederdik.
Aradan çeyrek asır geçti…
Bugün geldiğimiz noktada, maddi imkânlar bakımından önemli ölçüde değişen bir Türkiye var. Eskiden hayranlıkla baktığımız otomobillerin daha iyilerine biniyor, daha önce ulaşamadığımız pek çok ürüne ulaşabiliyoruz. Fakat insanın aklını kurcalayan bir soru var:
Maddi olarak ilerlerken manevi dünyamızda da aynı ölçüde ilerleyebildik mi?
Bugün Avrupa’dan gelenlerin karşısında eskisi kadar şaşkınlık duymuyoruz. Hatta bazı konularda biz onlara örnek gösterilebilecek bir noktaya geldik. Ancak mesele yalnızca kimin daha iyi arabaya bindiği, kimin daha lüks yaşadığı ya da kimin hesabı ödediği değil.
Asıl mesele; insanlığımızdan, gönül zenginliğimizden, misafirperverliğimizden ve birbirimize duyduğumuz saygıdan ne kadarını koruyabildiğimizdir.
Çünkü zenginlik, yalnızca cebindeki parayla ölçülmez. Bir insanın büyüklüğü, karşısındakine nasıl davrandığında; bir toplumun gelişmişliği ise en zayıfına, en yoksuluna ve kendisinden farklı olana gösterdiği saygıda ortaya çıkar.
Modernleşme adına hayatımıza giren yeni alışkanlıklar, bireyselleşmenin artması ve her şeyi yalnızca ölçülebilir, maddi sonuçlarla değerlendirme eğilimi, zaman zaman bizi manevi değerlerimizden uzaklaştırabiliyor. Sekülerleşme ve pozitivist düşünce de yanlış yorumlandığında, hayatın ahlaki ve manevi boyutunun geri plana itilmesine zemin hazırlayabiliyor. Oysa bilimle, akılla, çağdaşlıkla ve maddi refahla manevi değerler birbirinin düşmanı olmak zorunda değil.
İnsan hem modern olabilir hem mütevazı kalabilir. Hem zenginleşebilir hem paylaşmayı bilebilir. Hem bilimden yararlanabilir hem vicdanını diri tutabilir.
Ne yazık ki bugün kimi zaman daha çok kazanmayı, daha gösterişli yaşamayı ve başkalarından üstün görünmeyi başarı sayıyoruz. Fakat komşumuzun kapısını daha az çalıyor, dostluklarımızı daha kolay tüketiyor, birbirimizi dinlemeye daha az zaman ayırıyoruz. İmkânlarımız çoğalırken gönüllerimiz arasındaki mesafeler de büyüyebiliyor.
Elbette geçmişin her şeyi güzel değildi, bugünün de her şeyi kötü değil. O günlerin yoksunluklarını romantikleştirmeden, bugünün kazanımlarını da inkâr etmeden düşünmek gerekiyor. Özlediğimiz şey belki geçmişin kendisi değil; o günlerde daha güçlü hissettiğimiz samimiyet, güven ve insanlık duygusudur.
Asıl kayıp, Avrupa'nın bize kıyafet ve çikolata getirdiği günlerden bugün Avrupa'ya üstünlük taslayabildiğimiz günlere gelmemiz değil; bu yolculukta birbirimize karşı daha merhametli, daha vefalı ve daha mütevazı olmayı ihmal etmiş olabilmemizdir.
Çünkü bir zamanlar hayranlıkla baktığımız otomobiller eskidi, kıyafetler değişti, hayatın şartları baştan aşağı yenilendi. Ama insanı insan yapan değerlerin modası hiç geçmedi.
Huzur, dostluk, tevazu, merhamet ve insaniyet…
Keşke bu değerleri modernleşmenin, tüketim kültürünün ve bitmeyen daha fazlasına sahip olma arzusunun gölgesinde bırakmasaydık.
Keşke zenginleşirken gönlümüzü fakirleştirmeseydik.
Ve keşke bugün, 25 yıl öncesine göre daha iyi arabalara binerken, birbirimizin gönlünü de daha güzel taşıyabilseydik.
Çünkü gerçek medeniyet, yalnızca daha iyi yaşamak değil; daha iyi insan olabilmektir.