Yaşam, her zaman bizim istediklerimizi sunmaz. Doğal akışı içinde güzellikleri, sevinçleri, mutlulukları olduğu gibi zorlukları, yorgunlukları, hüzünleri, kırılmaları, acıları, usançları da yaşatır. İşte, yaşamı bütün duygularıyla yaşayıp; yaşam süresini insanlığıyla tamamlayabilmektir insanın hüneri!..

Bugün deneme türündeki yazımdan bir bölümü paylaşmak istedim sizlerle…

Kaç fırtınadan geçtik geriye koyduğumuz ömrümüzde… Ne rüzgârlar vurdu bağrımıza, ne yağmurlar ıslattı içimizi. Bazen bir söz savurdu bizi olduğumuz yerden, bazen bir ayrılık köklerimize kadar sarstı. Kimi zaman hayat, hazırlıksız yakaladı bizi; kimi zaman da geleceğini bile bile bekledik fırtınanın kapımızı çalmasını.

Her fırtına bir şeyler götürdü bizden. Kimi heveslerimizi aldı, kimi inançlarımızı yordu. Bazen bir dostluğu, bazen bir düşü, bazen de kendimizden bir parçayı bıraktık geride. Ama her seferinde, eksildiğimiz yerden yeniden çoğalmayı öğrendik. Çünkü insan, yalnızca yaşadıklarıyla değil, yaşadıklarından sonra yeniden ayağa kalkabilmeyi öğrenir.

Öyleyse rüzgâra inat aç pencerelerini!

Bırak, içeri girsin hayatın bütün sesleri. Yüzüne vursun rüzgâr, dağıtsın alışkanlıklarını, yerinden oynatsın ezberlerini. Korkma, her esinti yıkıp gitmez. Bazen insanın kapalı odasını havalandıran, yıllardır biriktirdiği tozu da alıp götüren rüzgârın kendisidir. Yeter ki pencerelerini korkularına teslim etme. Çünkü dışarıdaki güç duvarlarını yıkamıyorsa seni kendi odana hapsetmeye devam eder. Ve insan bazen en sağlam duvarların ardında, kendi korkularının mahkûmu olur.

Fırtınanın geleceğini bilen ağaçlar bile daha sıkı bağlar köklerini toprağa. Gövdesini kalınlaştırır, dallarını güçlendirir. Rüzgârı durduramayacağını bilir; onunla nasıl yaşayacağını öğrenir. Doğanın bilgeliği belki de güçlü kalabilmekte saklıdır: Her şeye karşı koymakta değil, karşı koyamayacağın şeyler karşısında kendini yeniden biçimlendirmekte…

Dalgaların komşusu, rüzgarların burçları palmiyeler mesela. İncecik gövdeleriyle yükselirler göğe. Rüzgâr vurdukça sallanır, savrulur ve gövdeleriyle fırtınanın dilini konuşurlar. Ama hep oradalardır. İhtişamları, onca rüzgardan sonra ayakta kalabilmelerindendir. Kökleri toprağa, yüzleri gökyüzüne dönüktür. Rüzgâra yaslanırlar sanki; direnmenin uğultusuyla anlatırlar kendilerini. Kaç fırtınaya direnirler, kim bilir? Kaç kez dalları örselenir, kaç kez gövdeleri sarsılır? Yine de yükselmekten vazgeçmezler.

Belki de insanın öğrenmesi gereken budur… Her sallanış yenilgi, her yara kayıp değildir. Bazen sarsılmak kırılmaktan kurtarır insanı. Bazen geri çekilmek, yeniden yürüyebilmek için güç toplamanın başka bir adıdır. Ve bazen en büyük cesaret, yalnızca bütün gücünle direnmek değil, ne zaman esneyeceğini bilmektir.

Yaşam, böyledir işte. Bize hep güçlü olmamızı öğütlerler. Oysa gücün ne olduğu bazen yanlış anlaşılır. Güç; hiç üzülmemek, hiç ağlamamak değildir. Hiç sarsılmamak, hiç yorulmamak, hiç vazgeçmeyi düşünmemek de değildir!

Güç, kırıldığını inkâr etmeden yaşamaya devam edebilmektir. Yorulduğunda dinlenmek, düştüğünde kalkmak, kaybettiğinde kendini bütünüyle kaybetmemek, yeniden başlamaktır.

Tüm zorlukların arasında, en umutsuz anlarda ayakta durabilmektir. En önemlisi insan kalabilmektir!..

Yaşam hep dingin olmaz. Üstelik her fırtına aynı şiddette ve aynı yönden esmez. Bazıları dışarıdan gelir; bazılarını kendi içimizde büyütürüz. Kimiyle mücadele eder, kiminden uzaklaşırız. Kimi geçip gider, kimi uzun süre içimizde eser. Bazı yaralar kapanır ama izleri kalır. Zamanla anlarız ki iyileşmek, hiçbir şey yaşanmamış gibi olmak değildir. Yaşananların bizi tutsak etmesine izin vermeden yolumuza devam edebilmektir.

Ayakta kaldığın her fırtınanın sonunda bir dinginlik gelir. Belki hemen değil, belki beklediğinden çok sonra… Ama bir gün rüzgâr diner. Bulutlar çekilir, gökyüzü yeniden maviye bürünür. Sen de dönüp bakarsın ardında bıraktıklarına. Onarırsın ufak tefek hasarlarını, kırılan dallarını budar, kuruyan yapraklarını yeniden yeşertirsin. Kaybettiklerine üzülür, kalanlarına şükretmek zorunda hissetmeden de değer verirsin. Çünkü öğrenirsin ki; hayat, yalnızca kayıplardan ibaret değildir, insanın hâlâ önünde duran ihtimallerden de oluşur.

Sonra ılık bir meltem dokunur yüzüne. Toprağın kokusu yükselir yağmur damlalarında. Yosun kokuları serpilir rüzgârlara. Bir kuş, sessizliğini bozup öter bir dalın ucunda. Dünya, sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden güzelleşmeye başlar. Oysa sen bilirsin; bir şeyler olmuştur. Sen değişmişsindir. Belki biraz daha suskun, biraz daha temkinli, ama aynı zamanda biraz daha derin…

Artık her rüzgârda korkuyla kapanmazsın. Her bulutu felaketin habercisi saymazsın. Çünkü öğrenmişsindir ki gökyüzü, yalnızca fırtınalardan ibaret değildir. Maviye ulaşmak için bazen bulutların dağılmasını beklemek gerekir. Bazen de bulutların altında yürümeyi göze almak…

Ve bir gün anlarsın… Yaşamak dediğin, fırtınasız bir yolculuk değildir. Yaşamak, her fırtınadan sonra içinde yeniden filizlenecek bir şeyler bulabilmektir.

Öyleyse bırak, essin rüzgâr… Bırak dövsün dalgalar… Bırak kırsın yaşam…

Köklerin derinde, yüzün gökyüzüne dönük olsun. Gerektiğinde savrul ama kendinden vazgeçme. Yorul ama umudunu yitirme. Kırıldığın yerden yeniden yeşermeyi öğren. Çünkü yaşam, bütün fırtınalarına rağmen yaşamaya değer.

Ve unutma…

Fırtınalar ağacı yalnızca sınamaz; köklerinin ne kadar derine indiğini de ortaya çıkarır. İnsan da bazen en çok sarsıldığı zamanlarda tanır kendini.

Fırtınalar diner. Rüzgârlar susar. Gökyüzü yeniden mavileşir.

Ve sen, bütün yaşanmışlıklarınla, yeniden hayata açarsın renklerini!..

Esenlikle kalınız!…