Üç okul saldırısı, kaybettiğimiz çocuklar ve yaralanan öğrenciler… Artık “Bizde olmaz” diyemeyiz. Okullarımızın güvenliğini baştan düşünmenin zamanı geldi.

ÇOCUKLARIMIZ OKULA DERS ÖĞRENMEYE GİDİYOR, HAYATTA KALMAYA DEĞİL!

Üç okul saldırısı… Çocukların elinde silah… Ölen öğretmen ve öğrenciler… Artık “Bizde olmaz” deme lüksümüz yok. Okullarımızın güvenliğini, çocuklarımızın silaha nasıl ulaştığını ve aileden başlayarak şiddeti nasıl normalleştirdiğimizi konuşmak zorundayız.

Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere dünyanın bazı ülkelerinde okul saldırılarını yıllardır haberlerde izliyoruz.

Her defasında üzülüyoruz.

Ama belki içimizden de şöyle geçiriyorduk:

“Çok şükür, bizde böyle şeyler olmuyor…”

Artık bunu söylemek o kadar kolay değil.

Çünkü 2026 yılında Türkiye’de kısa aralıklarla meydana gelen üç silahlı okul saldırısı önümüzde çok ciddi bir soru işareti bıraktı.

Ve bana göre artık meseleyi yalnızca “münferit olay” diyerek geçiştiremeyiz.

ÜÇ SALDIRI, ÇOK AĞIR BİR TABLO

14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi…

Okulun eski bir öğrencisi pompalı tüfekle okula giriyor ve rastgele ateş açıyor.

10 öğrenci, 4 öğretmen, 1 polis memuru ve 1 kantin işletmecisi olmak üzere 16 kişi yaralanıyor.

Saldırgan daha sonra aynı silahla yaşamına son veriyor.

Aradan sadece bir gün geçiyor.

15 Nisan…

Bu kez Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu…

14 yaşındaki bir öğrenci tarafından gerçekleştirilen saldırıda 1 öğretmen ve 9 öğrenci olmak üzere 10 insanımız hayatını kaybediyor.

15 öğrenci yaralanıyor.

Ve daha bu olayların acısı hafızalarımızdan silinmemişken…

22 Eylül sabahı Manisa Turgutlu’dan bir haber geliyor.

İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi yakınında, henüz 15 yaşındaki 9. sınıf öğrencisi silahla ateş açıyor.

11 öğrenci yaralanıyor.

Şükür ki bu son saldırıda can kaybı yaşanmadı.

Ama şimdi durup düşünmek zorundayız.

Şanlıurfa…

Kahramanmaraş…

Manisa…

Üç ayrı şehir.

Üç ayrı olay.

Ama hepsinin ortasında çocuklarımız ve silahlar var.

14-15 YAŞINDAKİ ÇOCUK BU SİLAHA NASIL ULAŞIYOR?

Bence ilk sormamız gereken soru bu.

Bir çocuk öfkelendiğinde silaha nasıl ulaşabiliyor?

Bir tartışmanın ardından gidip silah alabiliyorsa…

Bir evde bulunan tüfeği alıp okula götürebiliyorsa…

Bizim yalnızca okul kapısını değil, o silaha ulaşan yolu da sorgulamamız gerekiyor.

Manisa’daki son olay bunun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.

Bir çocuk, öfkesini silahla ifade edebileceği bir ortamı nasıl öğreniyor?

Bunun cevabını sadece okulda aramayalım.

BİRAZ DA AİLELER KENDİNE BAKSIN

Etrafımızda hepimiz görüyoruz.

Daha çocuk yaşta oğlunun eline silah verip fotoğrafını çekenler…

Silah kullanmasını bir marifetmiş gibi anlatanlar…

Çocuğun elindeki silahla gurur duyanlar…

“Benim oğlan da iyi silah kullanır” diye böbürlenenler…

Arkadaş, çocuk bu!

Elindeki oyuncak değil.

Silah.

Bir insanı öldürebilecek bir araç.

Çocuğa küçücük yaşta silahı güç sembolü olarak gösterirseniz, öfkelendiğinde problemi konuşarak mı çözmesini beklersiniz?

Çocuklarımız bizim söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğreniyor.

Evde sürekli kavga varsa…

Şiddet normal görülüyorsa…

Baba öfkesini tehditle gösteriyorsa…

Çocuğa “Erkek adam şöyle olur” diye saldırganlık öğretiliyorsa…

Sonra okuldan gelen telefonla şaşırmayalım.

Elbette her şiddet olayının sebebini aileye yükleyemeyiz.

Her olayın kendi şartları vardır.

Ama ailelerin çocukların silaha erişimi, şiddetle ilişkisi ve davranışlarındaki değişiklikler konusunda çok daha büyük sorumluluk alması gerektiği de ortada.

VİCDANI KAYBEDERSEK GÜVENLİĞİ KAPIDA ARARIZ

Ben bir süredir başka bir meseleye daha dikkat çekiyorum.

Toplumda ciddi bir değer aşınması yaşandığını düşünüyorum.

Dürüstlük neredeyse meziyet haline geldi.

Vicdan…

Kul hakkı…

Başkasına saygı…

Öfkesini kontrol etmek…

Tahammül etmek…

Bir problemi konuşarak çözebilmek…

Bunların yerini giderek “Benim dediğim olacak” anlayışı alıyor.

Çocuklarımız da başka bir toplumda yetişmiyor.

Bizim kurduğumuz dünyanın içinde büyüyorlar.

Sosyal medyada şiddeti görüyorlar.

Evde görüyorlar.

Sokakta görüyorlar.

Televizyonda görüyorlar.

Sonra biz çocuklarımızdan sakin, vicdanlı ve sağduyulu olmalarını bekliyoruz.

Önce yetişkinler olarak kendimize bakmak zorundayız.

“BİZDE OLMAZ” DÖNEMİ BİTTİ

Ancak yalnızca ahlak, aile ve eğitim diyerek de sorunu çözemeyiz.

Bir başka gerçek daha var:

Okullarımızın fiziksel güvenliğini yeniden düşünmek zorundayız.

Çünkü artık üç olay yaşandı.

Dördüncüsünün yaşanmasını bekleyemeyiz.

Bence Türkiye genelindeki okullar için yeni bir güvenlik standardı oluşturulmalı.

Okul girişleri kontrollü hale getirilmeli.

Öğrenci ve personel girişlerinde kartlı sistem değerlendirilmeli.

Kontrolsüz giriş noktaları kapatılmalı.

Kamera sistemleri kör nokta bırakmayacak şekilde yenilenmeli.

Okul çevresi ve girişleri emniyet birimleriyle entegre şekilde izlenmeli.

Acil durumlarda doğrudan kolluğa ulaşan panik butonları bulunmalı.

Okulların çevre duvarları ve giriş noktaları güvenlik açısından yeniden değerlendirilmeli.

Ve risk durumuna göre profesyonel okul güvenliği güçlendirilmeli.

ÇİN MODELİNDEN ÖĞRENECEĞİMİZ ŞEYLER VAR

Dünyadaki örneklere de bakmak gerekiyor.

Çin’in okul güvenliğinde uyguladığı sistemin tamamını olduğu gibi Türkiye’ye taşımaktan söz etmiyorum.

Ama incelenebilecek ciddi uygulamalar var.

Okullarda profesyonel güvenlik personeli…

Kapalı kampüs yönetimi…

Tek tuşla polise ulaşan acil alarm sistemleri…

Kapsamlı kamera sistemleri…

Okul girişlerinde sıkı kontrol…

Okul çevresinde güvenlik tedbirleri…

Özellikle giriş-çıkış saatlerinde oluşturulan güvenlik noktaları…

Bunların hangilerinin Türkiye şartlarına uygun olduğunu uzmanlar değerlendirsin.

Ama artık okul kapısında yalnızca bir güvenlik görevlisinin oturduğu sistemin yeterli olup olmadığını tartışmamız gerekiyor.

SADECE SİLAHLI GÜVENLİK YETMEZ

Burada bir noktaya özellikle dikkat çekmek istiyorum.

Okulun kapısına silahlı güvenlik görevlisi koyduk ve mesele bitti diyemeyiz.

Çünkü saldırgan okulun kendi öğrencisiyse?

Silahı evden getiriyorsa?

Haftalardır arkadaşlarına tehditler savuruyorsa?

Akran zorbalığı yaşıyor veya uyguluyorsa?

Davranışlarında ciddi değişiklikler varsa?

Bunları kim fark edecek?

İşte burada rehber öğretmen…

Okul yönetimi…

Aile…

Emniyet…

Ve gerektiğinde sosyal hizmet birimleri aynı sistemin içerisinde olmak zorunda.

Bir öğrencinin ciddi tehditleri “Çocuktur, söyler” diye geçiştirilmemeli.

Okullarda risk değerlendirme mekanizması kurulmalı.

Öğretmen bir işaret gördüğünde kime bildireceğini bilmeli.

Aileye ulaşılamıyorsa sistem devreye girmeli.

Çünkü en başarılı güvenlik önlemi saldırganı kapıda durdurmak değil;

saldırı düşüncesi eyleme dönüşmeden önce fark edebilmektir.

MEDYAYA DA SORUMLULUK DÜŞÜYOR

Burada biz gazetecilere de görev düşüyor.

Bu saldırıları haber yapmak zorundayız.

Ama saldırganı kahramanlaştırmadan…

Fotoğraflarını günlerce yayınlamadan…

Nasıl yaptığını ayrıntılarıyla tarif etmeden…

Sosyal medyada şöhret kazandırmadan…

Çünkü uluslararası bilimsel çalışmalar, okul saldırılarının ardından benzer olayların kısa süreli kümelenebildiğine ve taklit etkisinin dikkate alınması gerektiğine işaret ediyor.

Dolayısıyla haber verirken merkezimize saldırganı değil;

mağdurları, önlemeyi ve çözümü koymalıyız.

ÇOCUĞUMUZU OKULA EMANET EDİYORUZ

Sabah anne çocuğunun beslenmesini hazırlıyor.

Baba okulun önünde indiriyor.

“Derslerine iyi çalış.”

“Akşam görüşürüz.”

diyor.

Bir anne ve babanın aklına çocuğunu okula gönderirken “Acaba bugün silahlı saldırı olur mu?” sorusu gelmemeli.

Okul dünyanın en güvenli yerlerinden biri olmak zorunda.

Çünkü oraya çocuklarımızı gönderiyoruz.

Matematik öğrensinler diye…

Türkçe öğrensinler diye…

Meslek öğrensinler diye…

Arkadaşlık öğrensinler diye…

Hayatta kalmayı öğrensinler diye değil.

SON SÖZ

Üç saldırı yaşandı.

Birincisinde “Münferit” dedik.

İkincisinde şoke olduk.

Üçüncüsünde artık durup düşünmek zorundayız.

Dördüncüsünü beklemeyelim.

Aileler silah konusunda sorumluluk alsın.

Silahların çocukların ulaşamayacağı şekilde muhafazası konusunda denetim ve yaptırımlar gözden geçirilsin.

Okulların güvenlik altyapısı yenilensin.

Kartlı girişten kamera sistemine, acil alarmdan profesyonel güvenliğe kadar yeni standartlar oluşturulsun.

Rehberlik ve erken uyarı mekanizmaları güçlendirilsin.

Akran zorbalığı ciddiye alınsın.

Ve en önemlisi çocuklarımıza şunu yeniden öğretelim:

Güç, elindeki silah değildir.

Güç; öfkelendiğinde kendini kontrol edebilmektir.

Güç; karşındakine zarar vermeden sorun çözebilmektir.

Güç; vicdandır.

Bir ülkenin çocuklarını koruması için illa büyük bir felaket yaşaması gerekmemeli.

Biz felaketten sonra ağlayan değil;

felaket yaşanmadan önce önlem alan bir toplum olmak zorundayız.

Kalın sağlıcakla… S.Ç.