Güz mevsimi güzeldir buralarda. Özellikle sahil bölgelerin yazının bunaltıcı sıcaklarının gölgesidir güz. Akşamın “eh işte” dedirten sıcaklığın, sabaha hafif donduran serinliğe dönüşmesidir. Üşümenin keyfini yaşatır hafiften. Klima serinliklerinden, doğal serinliğe geçmenin yemek sonrası tatlısı gibidir.
Bacalar tütmeye başlar… Çam çırası kokusu tüter köylerin üstünde.
Sonbaharı hüzünle birleştirir insanlar çoğu zaman ama dinginliğin duygu değişimleridir aslında.
Yaprakların düşmesi ağaçlardan, yeni filizlere, yeni boy atmalara gebeliğindendir. Dökülmeyen yapraklar yaşamlarını dondurur kış boyu.
Hasatlar yapılır, harmanlar kaldırılır topraktan. Hem insanlar hem toprak dinlenmeye çekilir.
Yaz boyunca şenlenen yaylaların da inziva dönemleridir.
Yaz ayının bereketinin kış için depolamanın tatlı telaşları konu komşuyu, eşi dostu bir araya toplar. Hadi; tarhana yapalım, konserve kavanozlarını dolduralım, pekmez kaynatalım, salçaları-biberleri hazırlayalım, zeytinleri kuralım…
İnsanları toplar bir araya. Sohbetler kurulur; bilgiler, deneyimler paylaşılır. Daha çok kadınlar ilgilenir bu üretim vardiyalarıyla. Karınca misali. İyi niyetli dedi kodu terapileri de ihtiyaçtandır bazen!
Turfanda sebze üretiminin ayrı bir heyecanı vardır örtülü yerlerde. Traktörler, kamyonetler, “hameşli” otomobiller konvoy oluşturur arka sokaklarda, fidelik önlerinde. Yeni bir üretim heyecanı, yeni umutlar ışıldar insanların gözlerinde. Umut ekilir hazırlanan topraklara. Umut, hem toprak sahibinin geçim umududur hem o topraktan “ekmek” yaratan çalışanların umududur.
Soğuyan havaların alın teridir turfanda sebzecilik. İşçinin emeğidir, ekmeğidir. Günün tamamlanması, işin bitirilmesi sonunda; yevmiye alınınca kazanmanın mutluluğu, yorgunluğun sona ermesidir. Ellerinin domates yeşili, çocuklarını geleceğe uğurlamanın kınasıdır.
Ayarını kaçırmazsa kış mevsimi de güzeldir. Yağmurlar mecrası dışında sele dönmezse, rüzgarlar hep deli esmezse, ayazlar uzun süre çökmezse…
Kışın yağmurunda ıslanmanın bazen ferahlığı bazen telaşı, şöyle biraz sallayan rüzgarında savrulması, ayazında ateş yakıp ısınması, ilk karlarda sokağa dökülünmesi, dağlara çıkılması…
Hele bizim buralarda bir “çıntar” (Kanlıca mantarı) toplama geleneği vardır ki; diz ağrılarını unutturur ablalara, teyzelere. O dağ senin bu dağ benim koşuşturulur sabahtan akşama kadar. Bu etkinlik ailecek yapılır çoğu zaman. Merakı olanlar ekipler kurarlar aralarında. Temiz hava, dağ yürüyüşleri… Dağda yürüyüş sporuna “treekking” derler de bu öyle bir şey değildir. Yamaç yukarı, yamaç aşağı; yürürsün, eğilirsin, kalkarsın, çalılıklarda sürünürsün…
Ünlemeler yankılanır vadilerde: Osmaaaaan! Fatmaaaaa! Var mı, var mıııııı?
Bazen varsa bile yok der Osmanlar, Fatmalar… Aynı aile içinde bile tatlı bir fazla bulma rekabeti vardır. Bulunan çıntarlar sokakta bulunan kedi yavrusu gibi sevilir. Kırılmasın, zedelenmesin diye narince konulur sepetlere.
En güzel tarafı da dağda bir ateş yakıp bulunan “çıntarlarının” közlenip yenmesidir. Sadece çıntarla olmaz ama. Mutlaka zeytin, deri peyniri, soğan, domates, salatalık, biber, haşlanmış yumurta ve patates çıkınları açılır.
Portakal ve mandalina olmazsa olmazıdır çıntar avcılığının. Bir bölgenin arandığının yol kenarı işaretleridir portakal kabukları!… İnsanların dağlara bıraktığı en doğal işarettir.
Tüm mevsimlerin güzelliklerine nispet, insanlığımızla güzel kalalım!
Esen kalınız!…