“Kanaatler, gerçeğin yalanlardan daha tehlikeli düşmanlarıdır.”
Çünkü yalanı üreten bilir ki yalan söylemektedir. Kanaati üreten ise çoğu zaman buna ihtiyaç bile duymaz. Bir düşünceyi topluma yeterince tekrar ettiğinizde, bir süre sonra onu savunanların kanıta ihtiyacı kalmaz.
İşte toplumları yönetmenin en kolay yollarından biri budur:
İnsanların ne düşüneceğini değil, neye inanacağını belirlemek.
Gerisini onlar kendileri yapar.
Bir kez kanaat oluşturuldu mu artık propaganda yapmak bile gerekmeyebilir. İnsanlar kendi kanaatlerini korumak için başkalarının yerine propaganda yapmaya başlar.
Eğer bir kişide ya da kitlede bir kanaat oluşturulmuşsa yanlış bile olsa değiştirmek çok zordur.
Doğruyu anlatırsınız; “yalandır.”
Belge ortaya koyarsınız; “Sahtedir.”
Soru sorarsınız; “Manipülasyondur.”
Eleştiri yaparsınız; “Düşmanlıktır.”
Farlı bir düşünce dile getirirsiniz; “Ötekileşirsiniz.”
Ve konu onların haklılığıyla(!) kapanır.
Çünkü artık konuşulan şey gerçek değil, aidiyettir.
Kanaatlerin en güçlü silahı;
İnsana düşündüğünü değil, ait olduğunu hissettirmesidir.
İnsan ait olduğu grubun düşüncesini savunurken çoğu zaman kendi düşüncesini savunduğunu zanneder.
Oysa bazen savunduğu şey kendi fikri değil, kendisine miras bırakılmış bir kabuldür.
Ailesinden devralmıştır.
Çevresinden öğrenmiştir.
Okulda böyle anlatılmıştır. Televizyonda böyle söylenmiştir. Cemaatinde böyle kabul edilmiştir. Partisinde böyle öğretilmiştir.
Mahallesinde bunun doğrusu budur!
Ve insan, bütün bunların üzerine bir de “Ben böyle düşünüyorum” der.
Gerçekten merak ettin mi, araştırdın mı, farklı durum ve düşünceleri değerlendirdin mi, en önemlisi gerçekten düşündün mü?
Yoksa sana böyle düşünmen mi öğretildi?
Kanaat toplumunda kanıtın değeri azalır.
Çünkü insanlar önce inanır, sonra inancını destekleyecek kanıt ararlar.
Oysa sağlıklı düşünmenin yolu bunun tersidir:
Önce sorarsın, araştırırsın, kanıt ararsın; sonra bir kanaate ulaşırsın.
Üstelik ulaştığın kanaatin değişebileceğini de kabul edersin.
Bilim tam olarak bunu yapar.
Bilim “Ben yanılmam” demez.
“Yanlışsam göster” der.
Dogma ise “Ben doğruyum, sen yanlışsın” diyerek başlar.
Bu nedenle bilimsel düşüncenin düşmanı yalnızca cehalet değildir.
Kesinlik hastalığıdır.
Her şeyi bildiğini zanneden insan, öğrenmeye ihtiyaç duymaz.
Her şeyi bildiğini düşünen bir toplum ise gelişemez.
Siyaset bunun farkındadır!
Çünkü sorgulayan yurttaş kolay yönetilmez.
Soru soran insan, verilen cevabı yeterli bulmayabilir.
Kaynağı araştıran insan, propagandayı fark edebilir.
Karşılaştıran insan, sloganla yetinmez.
Yanılabileceğini kabul eden insan, kendi tarafının yanlışını da görebilir.
Bu yüzden özgür toplumların en önemli güvencesi yalnızca sandık değildir.
Eleştirel akıldır!
Sandıkta oy kullanıp hayatın geri kalanında sorgulamayan insan, demokratik bir yurttaştan çok, yönlendirilebilir bir seçmene dönüşebilir.
Çünkü demokrasi yalnızca “Kime oy vereceğim?” sorusuyla başlamaz.
“Bana anlatılanların hangisi gerçekten doğru?” sorusuyla başlar.
Kanaatlerin tehlikesi burada bitmiyor.
Yanlış kanaat yalnızca bireyi yanıltmaz; toplumun ortak kararlarını da bozabilir.
Yanlış tarih anlayışı yanlış bir toplumsal hafıza yaratır.
Yanlış ekonomi anlayışı yanlış politikaları destekler.
Yanlış eğitim anlayışı cahilliği başarı gibi gösterebilir.
Yanlış adalet anlayışı hukuksuzluğu meşrulaştırabilir.
Ve insanlar bütün bunları kendi kanaatleriyle savunmaya başladığında, yanlış artık yalnızca yanlış değildir.
Toplumsal bir güce dönüşmüştür.
İşte o zaman gerçeği söylemek yetmez.
Gerçeği söyleyen insan, toplumun yerleşmiş kanaatleriyle mücadele etmek zorunda kalır.
Bu yüzden bazı toplumlarda gerçeklerin ortaya çıkması bile yeterli olmaz.
Çünkü insanlar gerçeği görmedikleri için değil, gördükleri gerçeği kabul etmeye hazır olmadıkları için direnebilirler.
Çağımızın en büyük problemi bilgi eksikliği değil, bilgi bolluğu içinde kanaat fazlalığıdır.
Herkesin bir fikri var.
Herkes her konuda konuşuyor.
Herkes kendisini her konuda uzman görüyor.
Fakat çok az insan “Bilmiyorum” diyebiliyor.
Yok denecek kadar az insan “Yanılmış olabilirim.” diyebiliyor.
Oysa gerçek düşünce, insanın kendi düşüncesine de itiraz edebilmesiyle başlar.
Kendisine soru soramayan insan, başkasının sorusundan rahatsız olur.
Kendi kanaatini sınayamayan insan, karşı kanaati tehdit olarak görür.
Ve sonunda toplumda düşünceler değil, kamplar yarışmaya başlar.
Gerçeğin kaybettiği yer tam olarak burasıdır.
Bu yüzden çocuklarımıza yalnızca “doğruyu” öğretmek yetmez.
Onlara doğruyu nasıl arayacaklarını öğretmek gerekir.
Bir iddianın kaynağını sormayı…
Kanıt istemeyi…
Karşı görüşü dinlemeyi…
Şüphe etmeyi…
Araştırmayı…
Ve en önemlisi, gerektiğinde kendi düşüncesinden vazgeçebilmeyi…
Çünkü insanın büyüklüğü hiç yanılmamasında değil; yanıldığını fark ettiğinde gerçeğin tarafında yer alabilmesidir.
Yalanı çürütmek bazen kolaydır. Kanaati çürütmek ise insanın kendisiyle mücadele etmesini gerektirir. Ve insanın en zor mücadelesi karşısındakiyle değil, kendi zihnindeki kesinliklerle yaptığı mücadeledir.
Gerçeğin önündeki en büyük duvar bazen bilgisizlik değildir.
Herkesin her şeyi bildiğini zannetmesidir!
Esenlikle kalınız!