Enaniyet, insanın kendine tapınma biçimidir.

İnsan kendisini ne kadar büyütürse, başkalarını anlamak için o kadar küçülür.

İnsanın en büyük çelişkilerinden biri, kendisini tanımadan kendisi hakkında hüküm vermesidir. Bilgisizliğini bilgi, kibirini özgüven, bencilliğini haklılık, başkalarını küçümsemesini ise üstünlük sanabilir. İşte enaniyet, insanın kendi zihninde kendisine yarattığı sahte üstünlük tahtıdır.

Enaniyet, yalnızca kendini beğenmek değildir. Kişinin kendisini ölçü kabul etmesi, kendi düşüncesini gerçeğin kendisiyle özdeşleştirmesi ve başkalarının varlığını kendi değerinin gölgesinde değerlendirmesidir. Enaniyet sahibi insan, yanılabileceğini kabul etmekte zorlanır; çünkü onun için yanılmak, yalnızca bir düşüncenin yanlış çıkması değil, kurduğu üstünlük inancının sarsılmasıdır.

Oysa insanın büyüklüğü; ne kadar haklı olduğunu iddia ettiğinde değil, haksız olabileceğini kabul edebilmesindedir.

Bilgi, insana dünyayı anlamanın kapısını açar. Fakat her bilgi sahibi insan bilge değildir. Çünkü bilgi, insanın zihnini geliştirebildiği gibi egosunu da besleyebilir. Öğrendiği birkaç kavramla kendisini başkalarından üstün gören kişi, bilgiyi gerçeğe ulaşmanın aracı olmaktan çıkarır; kendi üstünlüğünü kanıtlamanın amacına dönüştürür.

Sokrates; bilgelik anlayışını, insanın kendi bilgisinin sınırlarının farkına varabilmesiyle ilişkilendirir. Bilmediğini bilmek, cehaletin karşısındaki ilk adımdır. Enaniyet ise tam tersini yapar. Bilmediği şeylerin farkına varmasını engeller, çünkü insanın kendisi hakkında oluşturduğu kusursuzluk yanılsamasını koruması gerekir.

Bu nedenle bazen çok konuşan, her konuda hüküm veren ve kimseyi dinlemeyen bir insanın zihinsel dünyası, sessizce soru soran bir insanınkinden çok daha dar olabilir. Çünkü düşünmek, yalnızca cevap üretmek değil, gerektiğinde kendi cevaplarından da kuşku duymaktır.

Enaniyetin en tehlikeli biçimi; kendi inançlarının doğruluğu saplantısı ve haklılık tutkusudur. İnsanlar bu sebeple genellikle soyut, ispatı olmayan doğrularına sarılırlar.

Böyle olunca enaniyet sahipleri çoğu zaman gerçeği bulmak için değil, kendi düşüncelerinin doğruluğunu kanıtlamak için tartışırlar. Karşılarındaki kişinin söylediklerini anlamaya çalışmak yerine, cevap vermek ve kendi doğrusunu savunmak için dinlerler. Bir eleştiriyi düşüncelerine yönelik katkı olarak değil, kişiliklerine yapılmış bir saldırı olarak algılarlar.

Böylece tartışma, gerçeğin arandığı bir düşünce alanı olmaktan çıkar; egoların karşı karşıya geldiği bir güç çatışmasına dönüşür.

Burada önemli bir ayrım vardır. Kendine güvenmek ile enaniyet aynı şey değildir. Kendine güvenen insan düşüncesini savunur ama gerektiğinde değiştirebilir. Enaniyetli insan ise düşüncesini değiştirmeyi kendisinden ödün vermek sayar. Birincisi kendi gerçeğine bağlıdır; ikincisi kendini koyduğu haklılık konumuna…

Kendini eleştirebilen insan gelişir. Kendini eleştiriye kapatan insan ise zamanla kendi zihninin mahkûmu olur. Gerçekte düşüncesi dört duvar arasındadır. Ancak farkına varmaz.

Enaniyet yalnızca bireysel bir kusur değildir; toplumsal ilişkilerde de kendisini gösterir. Makam sahibi insanın kendisini hukukun üzerinde görmesi, zengin kişinin servetini ahlaki üstünlük sayması, çoğunluğun kendi yargısını mutlak doğru kabul etmesi ve bir grubun farklı düşünenleri değersizleştirmesi aynı zihinsel sorunun sonuçlarıdır.

Güç, insanın gerçek kişiliğini her zaman yaratmaz; çoğu zaman var olan karakterini görünür kılar. Denetlenmeyen güç, enaniyetin kendisini legalleştiren bir alan oluşturur. İnsan, kendisine itiraz edilmediğinde haklı olduğuna; çevresindeki bazı insanların başını salladığında yanılmadığına inanmaya başlayabilir.

Oysa sessizlik her zaman onay değildir. Bazen korkudur, bazen yalakalık, bazen çıkar hesabı, bazen de anlatmanın faydasız olduğu düşüncesidir.

Bir toplumda insanlar düşüncelerini özgürce dillendiremiyor, eleştiri düşmanlık sayılıyor ve makam sahipleri hesap vermekten kaçıyorsa, sorun yalnızca kibirli bireylerin varlığı değildir. Sorun, kibrin ödüllendirildiği ve tevazunun zayıflık olarak görüldüğü bir düzenin kurulmuş olmasıdır.

Demokratik bir toplumun temel güvencesi, yönetenlerin erdemine duyulan inanç olmamalı, yönetenleri denetleyebilen kurumlara güven olmalıdır. Çünkü erdem kişisel bir niteliktir; denetim ise toplumsal bir güvencedir. Ve bu güvenceyi herkesin ayakta tutması zorunluluktur.

Tevazu gerçekte bir erdemdir. Ancak çoğu zaman yanlış anlaşılır. Tevazu bazen eksiklik gibi görülür. Oysa “dolgun başak yere eğilir.” Gerçek tevazu, insanın kendi değerini bilirken başkalarının değerini de kabul edebilmesidir.

Tevazu sahibi insan, her düşüncenin eşit derecede doğru olduğunu savunmaz; fakat doğruya ulaşma olasılığının yalnızca kendisine ait olmadığını bilir. Başkasının düşüncesini dinlemekten korkmaz. Eleştirilmekten hoşlanmasa bile eleştirinin içindeki gerçeği arar.

Enaniyet ise insanı sürekli bir üstünlük yarışına sürükler. Daha çok bilinmek, daha çok beğenilmek hatta pohpohlanmak, daha çok itibar görmek ister. Başkasının başarısını kendi başarısızlığı, başkasının bilgisini kendi eksikliği gibi algılar. Böylece hayat, birlikte yaşamanın değil, sürekli kendini kanıtlamanın mücadelesine dönüşür.

Oysa insanın değerini başkalarından üstün olması belirlemez. Bir insanın değerli olabilmesi için başkasının değersizleşmesine ihtiyaç yoktur.

İnsan, kendisine hayran oldukça kendisinden uzaklaşır.

Enaniyetin asıl dikkate alınması gereken yanı, insanın başkalarını küçümserken kendi gelişimini de durdurmasıdır. Çünkü kendisini tamamlanmış gören insanın öğrenmeye, haklılığından emin olan insanın sorgulamaya, herkesten üstün olduğunu düşünen insanın da kendisini aşmaya ihtiyacı kalmaz.

Böylece insan, başkalarına karşı kazandığını sandığı üstünlük uğruna kendi zihinsel ve ahlaki gelişimini kaybeder.

İnsan gerçekten biliyorsa, bildiklerini paylaşmak için konuşmalı; bildiğini göstermek için değil… Bu gerçeklikten uzaklaşanlar, egolarının ve kibirlerinin yorgunluğunu taşımak zorunda kalırlar. Çevrelerinde onları onaylayanlar kadar, yerenler ve küçültenler oluşur.

Çünkü kendini bilmek, yalnızca güçlü yanlarını tanımak değildir; zaaflarını, yanılgılarını ve sınırlarını da görebilmektir. İnsan ancak kendisini sorgulayabildiği ölçüde kendisini aşabilir.

Kibir, insanı bazılarının gözünde büyütebilir; fakat kendi iç dünyasında büyütmez. Enaniyet, insanın kendisini herkesten üstün görmesine neden olabilir; ama üstünlük duygusu, gerçek bir üstünlüğün kanıtı değildir.

Gerçek bilgelik, gerçek erdemlilik, insanın kendisini taçlandırmasında değil, gerektiğinde o tacı çıkarıp kendi yanlışlarıyla yüzleşebilmesindedir.

Şöyle etrafımıza bir bakalım. Etrafımızda bizim de enaniyetlerine su taşıdığımız kimler var? Biz toplumun neresindeyiz? Beklentilerimiz nedir? Gerçekten insan erdemine uygun muyuz; yoksa farkına varmadığımız, sonunu görmediğimiz bir yaşam akışında sürükleniyor muyuz?

İnsanlar kendilerini yetiştirir. Ancak gerçek değeri sağlıklı düşünen toplum oluşturur!

Esenlikle kalınız!