İnsanın kendisini doğanın en gelişmiş canlısı olarak görmesinde biraz kibir, biraz da unutkanlık vardır. Çünkü modern insan; gökdelenler inşa eder, uzaya araç gönderir, atomu parçalar, yapay zekâ geliştirir. Fakat bütün bu teknolojik ihtişamın altında hâlâ korkan, saldıran, kaçan, sürüye katılan ve alanını korumaya çalışan oldukça eski bir canlı yaşamaktadır.

1970’lerde sinirbilimci Paul D. MacLean tarafından geliştirilen “üçlü beyin” modelinde R-kompleks, beynin evrimsel olarak daha eski yapılarıyla ilişkilendirilen bir kavramsallaştırmaydı. MacLean bu bölgeyi özellikle içgüdüsel davranışlar, saldırganlık, bölge savunması, hiyerarşi ve ritüelleşmiş davranışlarla ilişkilendiriyordu. Bugün bu model, modern nörobilim açısından fazla basitleştirici ve büyük ölçüde geçersiz kabul ediliyor. Beyin, birbirinden bağımsız çalışan “üç katmanlı” bir makine değil.

Fakat kavramın bilimsel modeli tartışmalı olsa da işaret ettiği mesele hâlâ son derece geçerlidir.

İnsan, aklıyla çağdaş; davranışlarının bir bölümüyle hâlâ ilkel olabilir.

Son derece eğitimli olabilir. Üniversiteler bitirmiş olabilir. Teknoloji kullanabilir, yabancı diller konuşabilir, ekonomi veya siyaset hakkında saatlerce tartışabilir.

Ama kendisinden farklı düşünen birini gördüğünde öfkeleniyorsa…

Kendi grubundan olmayanı tehdit olarak algılıyorsa…

Çoğunluğa katılmayı güvenlik, farklılaşmayı tehlike olarak görüyorsa…

Liderinin her sözünü sorgulamadan kabul ediyorsa…

Ve rakibini ikna etmek yerine yok etmeyi düşünüyorsa…

Orada modern insanın üzerine ince bir uygarlık cilası çekilmiş, fakat altında çok daha eski bir davranış biçimi çalışan bir canlıyı görürüz.

Asıl tehlike de İlkel beyin, modern araçlarla buluşunca ortaya çıkar.

İlkel dürtüler yeni teknolojilerle birleştiğinde sonuç ilkel kalmıyor; son derece modern ve etkili bir ilkelcilik ortaya çıkıyor.

Eskiden kabilesinin sınırını taşla, sopayla veya mızrakla koruyan insanın bugün elinde sosyal medya hesabı var.

Eskiden söylentiyi köy meydanında, köy kahvesinde, çeşme başında yayan insanın bugün milyonlara ulaşan bir iletişim ağı var. Sosyal medya…

Eskiden farklı kabileden olanı dışlayan insanın bugün elinde amacına ulaşmak için adım adım takip ettiği mantıksal işlemler ve talimatlar kümesi var. Buna algoritma üretme diyoruz. Ve kendinden olmayanı, kendisi gibi düşünmeyeni, kendi çıkarına ters düşeni yok etme ilkel benliği…

Üstelik sosyal medya, insanın en gerçekçi tarafını değil, çoğu zaman en hızlı tepki veren tarafını ödüllendiriyor.

Öfke daha hızlı yayılıyor.

Korku daha hızlı yayılıyor.

Düşmanlaştırma daha hızlı yayılıyor.

Hakaret, düşünceden daha kolay tüketiliyor.

Çünkü düşünmek emek ister; tepki vermek için ise yalnızca dürtü yeterlidir.

Böylece sürü psikolojisi gelişiyor.

İnsanın yalnız kalma korkusu, düşündüğümüzden daha güçlüdür.

Bir grubun içinde olmak kişiye yalnızca sosyal destek sağlamaz; aynı zamanda kimlik, güvenlik ve anlam duygusu da verir.

Bu nedenle insan bazen doğru olduğunu düşündüğü için değil, yalnız kalmamak için bir fikri savunur.

Daha kötüsü, bir süre sonra savunduğu fikrin gerçekten kendisine ait olduğunu düşünmeye başlar.

“Ben böyle düşünüyorum” der.

Oysa aslında de düşünmüyordur. Düşünceyi başkasından almıştır.

Renk seçmiştir.

Taraf seçmiştir.

Lider seçmiştir.

Düşman seçmiştir.

Sonra da seçtiklerini sorgulamayı ihanet saymıştır.

İşte burada birey olmaktan çıkıp çokluğun psikolojik üstünlüğüne teslim olmuştur.

Günümüzde siyaset, R-kompleksin en büyük sahnesine dönüştü.

Siyasetin ilkel dürtülerden tamamen arınmış olduğunu düşünmek saflık olur.

Aksine siyaset; korku, aidiyet, statü, güç, tehdit ve grup kimliği gibi çok güçlü insani mekanizmalar üzerine konuşlandı.

Bir siyasetçi topluma sürekli “Biz” ve “Onlar” diyorsa, burada yalnızca siyasi bir strateji yoktur.

İnsanın en eski reflekslerinden biri harekete geçirilmektedir.

“Kendi grubunu koru, yabancıyı tehdit olarak gör.”

Böylece karmaşık ekonomik, sosyal ve hukuki sorunlar birkaç kelimeye indirgenir.

“Bizimkiler.”

“Onlar.”

“Düşman.”

“İhanet.”

“Tehdit.”

Ve toplum düşünmek yerine taraf tutmaya başlar.

Oysa demokratik toplumun temel amacı tam tersidir.

Demokrasi, insanın içindeki kabileyi yok etmeye çalışmaz; kabile refleksinin hukuk ve akıl tarafından sınırlandırılmasını sağlar.

Çünkü medeniyet dediğimiz ilkel yönümüzü kontrol edebilmektir.

İçimizden gelen her dürtüyü davranışa dönüştürmemektir.

Asıl mesele R-kompleks değil, onu denetleyebilmektir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

İnsan saldırganlık, korku, aidiyet ve statü ihtiyacından tamamen kurtulamaz. Bunlar insan doğasının parçalarıdır.Mesele bunların varlığı değildir.Mesele, yönetimi kimin yaptığıdır.

Dürtüler mi aklı mı? Yoksa akıl mı dürtüleri denetliyor?

Çünkü medeniyet, insanın içindeki ilkel tarafı ortadan kaldırmakla değil, onu sınırlayabilmekle mümkündür.

Bir insan öfkelenebilir ama saldırmayabilir.

Korkabilir ama yalan söylemeyebilir.

Bir gruba ait olabilir ama grubunun yanlışını kabul edebilir.

Liderini sevebilir ama eleştirebilir.

Çoğunluğa katılabilir ama gerektiğinde çoğunluğa karşı çıkabilir.

İşte birey olmanın gerçek sınavı budur.

Gerçekte en büyük dönüşüm düşüncede değil, davranıştadır.

Modern insan kendisini teknolojisiyle tanımlamayı seviyor.

Telefonlarımız akıllı.

Arabalarımız akıllı.

Evlerimiz akıllı.

Şehirlerimiz akıllı.

Yakında makinelerimiz bizden daha akıllı olacak.

Ama bütün bu “akıllı” dünyanın ortasında insan hâlâ bir başkasının düşüncesine tahammül edemiyorsa, teknoloji bizi yalnızca daha güçlü ilkel insanlar haline getirmiş olabilir.

Dolayısıyla asıl ilerleme, daha hızlı bilgisayarlara sahip olmak değildir.Asıl ilerleme, daha yavaş öfkelenebilmektir.

Asıl ilerleme, farklı olana saldırmak yerine onu anlamaya çalışmaktır.

Asıl ilerleme, çoğunluğun içinde erimek yerine gerektiğinde tek başına durabilmektir.

“İnsan, yapabildiği her şeyi yapmaktan vazgeçebildiği ölçüde medenidir.”

Çünkü içimizde hâlâ çok eski bir canlı yaşıyor. İlkel yanımız hâlâ bizimle…

Mesele onu öldürmek değil.

Mesele onun bizi ele geçirmesine izin vermemek!…

Esenlikle kalınız!…