Bazı zamanlarda yasımızı tutarken düşünmeli ve neye eksim bıraktık, neden bu şiddet sarmalı bizim okullarımızda da görülmeye başladı. Bu Amerikanvari olayları nasıl ele almalıyız?

Bazen bir ülkenin en büyük acıları, en gürültülü anlarda değil, en sessiz anlarda büyür.
Bir okul koridorunda yankılanan ayak seslerinde, teneffüs ziliyle karışan kahkahalarda, bir çocuğun gözlerinde saklı korkuda…

Son günlerde yaşananlar, işte o sessiz çığlığın artık duyulmak zorunda olduğunu gösteriyor…

14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir okulun kapısından içeri giren sadece bir genç değildi; ihmal, öfke ve görmezden gelinmiş sinyallerdi. Daha 19 yaşında bir genç, günler öncesinden “geliyorum” demişti aslında. Ama kimse gerçekten duymadı. O gün, bir okulun duvarları kurşun sesleriyle sarsıldı. Öğrenciler, öğretmenler… Hepsi aynı korkunun içinde, aynı çaresizliğin ortasında kaldı…

Henüz bu acının ne olduğunu anlamaya çalışırken, ertesi gün Kahramanmaraş’tan daha ağır bir haber geldi. Bu kez bir çocuk…

Evet, henüz bir çocuk… Sırtında okul çantası olması gereken yaşta, yanında silahlar taşıyarak okula gitti. Ve o gün, bir okul sadece eğitim verilen bir yer olmaktan çıkıp bir yas mekânına dönüştü…
Hayatını kaybeden çocuklar… Bir öğretmen… Yarım kalan hayaller…

Bir daha asla tamamlanamayacak cümleler…

Bu hikâyelerde sadece kaybedilen hayatlar yok. Bu hikâyelerde, fark edilmeyen çığlıklar var.

Prof. Dr. Selçuk Şirin’in aylardır yaptığı uyarılar, bugün birer cümle olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştü. “Sıradaki kim?” diye sormuştu bir yazısında…
Ne acı ki bu soru artık bir ihtimal değil, bir korku.

Bir öğretmenin “Can güvenliğimiz yok” dediği bir yerde, bir çocuğun kendini güvende hissetmesi mümkün mü?

Belki de en ürkütücü olan, bu olayların tekil olmaması…
Birer “istisna” gibi başlayıp, zamanla alışılan, kabullenilen bir düzene dönüşme ihtimali…

Dünyanın başka bir yerinde, okullarda yaşanan şiddetin nasıl sıradanlaştığını biliyoruz. İlkinde herkes sarsılıyor. İkincisinde üzülüyor. Üçüncüsünde alışmaya başlıyor.
Ve bir gün, bir çocuğun ölümü sadece bir istatistik oluyor…

İşte asıl kayıplar da o zaman başlıyor…

Biz ne zaman bu kadar sessizleştik?
Ne zaman bir çocuğun yardım çığlığını duyamaz olduk?
Ne zaman okullar, en güvenli olması gereken yerler olmaktan çıkıp korkunun adresi hâline geldi?

Belki de artık sadece “ne oldu?” diye sormak yetmiyor.
“Biz nerede kaybettik?” diye sormamız gerekiyor.

Çünkü bu sadece bir güvenlik meselesi değil.
Bu, bir toplumun çocuklarına nasıl baktığının meselesi…

Bir çocuğun eline kalem yerine silah geçtiğinde, orada sadece bireysel bir trajedi yoktur.
Orada ihmal vardır, eksiklik vardır, duyulmayan sesler vardır.

Ve belki de en çok şu cümle yakıyor içimizi:
Bunların hiçbiri bir anda olmadı. Hepsi yavaş yavaş oldu.
Görmezden gelinerek, ertelenerek, “bir daha olmaz” denilerek…

Ama oldu… Eğer şimdiden bu uyarıları dikkate almaz isek, daha da felaket olaylara tanıklık edeceğiz ve yüreklerimiz yanacak… Akran zorbalığı, öğretmenlere yapılan saldırıların tümü bir haber olmanın ötesiydi…

Şimdi geriye sadece kaybettiklerimizin yasını tutmak kalmamalı.
Onları gerçekten anmak istiyorsak, bu karanlığın nedenlerini görmek zorundayız…

Çünkü mesele sadece bugünün acısı değil. Mesele, yarının çocuklarını koruyabilmek…

Ve belki de hâlâ bir şansımız var:
Duymak.
Görmek.
Ve en önemlisi… Geç kalmadan harekete geçmek…

Vesselam…