Toplum dediğimiz şey sadece aynı coğrafyada yaşayan insanların toplamı değildir; aynı zamanda ortak anlamlar, alışkanlıklar ve davranış kalıplarıyla örülmüş görünmez bir ağdır. İşte bu ağın en güçlü iplikleri gelenek, görenek ve örf-adet dediğimiz unsurlardır. Bunlar, yazılı olmayan ama çoğu zaman yazılı kurallardan daha etkili olan toplumsal rehberlerdir.
Gelenek, geçmişten bugüne taşınan bir sürekliliktir. Bir toplumun hafızasıdır adeta. Misafirlik ritüelleri, evlilik aşamaları, ölümler sonrası uygulamalar… Bunların hiçbiri kanun değildir ama yapılmadığında “bir eksiklik” hissi doğar. Çünkü gelenek, bireyin değil, toplumun vicdanı ve geçmişten bugüne oluşturduğu hafıza dokusudur.
Görenek ise işin daha uygulanır tarafıdır. “Biz böyle gördük” cümlesinin içsel uygulamasıdır. Bir davranışın doğru ya da yanlış olmasından ziyade, alışılmış olması belirleyicidir. Bazen bu durum hayatı kolaylaştırır; insanlar ne yapacağını bilir, belirsizlik azalır. Ama bazen de sorgulanmadan sürdürülen görenekler, değişimin önünde kutsal, yıkılmaz bir duvar örer.
Örf ve adetler ise bu iki kavramın biraz daha somutlaşmış halidir. Toplumsal düzeni sağlayan, ilişkileri şekillendiren kurallar bütünü gibi çalışırlar. Örneğin misafire ikramda bulunmak sadece nezaket değil, aynı zamanda bir örf meselesidir. Yapılmadığında ayıplanır, yapıldığında takdir edilir. Yani görünmez bir sosyal denetim mekanizması oluşmuştur.
Her gelenek korunmak, her görenek sürdürülmek zorunda değildir. Zamanın şartları biz istesek de istemesek de bazen bu kopuşu dayatır.
Çünkü gelenek dediğimiz şey kutsal değil, tarihsel bir birikimdir. Coğrafi değişiklikler, ekonomik şartlar, teknolojik gelişmeler, kentleşme geleneklerin yönlenmesi konusunda kaçınılmaz etkiler oluşturur. Zamanın ruhuna göre şekillenir ve gerektiğinde değişir, hatta terk edilir. Değişmeyen gelenek, zamanla donuklaşır; donuklaşan toplum ise ilerleyemez. Bir zamanlar anlamlı olan bir davranış, bugün işlevini yitirmiş olabilir. Sırf “eskiden beri böyle” diye sürdürmek, aklın değil alışkanlığın zaferidir. Hatta zamanla “mahalle baskısına” dönüşür. İşte bu durumda, aslında gelenek ömrünü tamamlamış ve “el alem ne der?” sorunsalına dönüşmüştür.
Bu aşamada işlevini yitirmiş veya zor gelmeye başlamış gelenekten kopmak cesaret gerektirir. Bu cesareti gösterenler başlangıçta yadırganır, ayıplanır, yargılanır. Ayıplama ve yargılamalar ya cesaretsizlikten ya da iç hesaplardan kaynaklanır. Toplum buna kısa sürede çözüm üretemez. “El alem ne der?” kaygısıyla bazı gelenekler zoraki sürdürülür. Zaman yavaş yavaş dönüştürecektir ama ilk adımı atan, o gün yargılanan cesurları kimse hatırlamayacaktır.
Öte yandan, tüm gelenekleri bir kalemde silmek de köksüzlük yaratır. İnsan, geçmişiyle bağını tamamen kopardığında savrulmaya başlar. Kimlik dediğimiz şey, biraz da bu mirasın üzerine inşa edilir. Yani mesele ne körü körüne bağlılık ne de toptan reddediştir. Asıl mesele, eleştirel bir süzgeçtir.
Gelenekleri koruyalım ama sorgulayarak. Görenekleri sürdürelim ama anlamını bilerek. Örf ve adetleri yaşatalım ama insan onuruna, akla ve çağın gereklerine aykırıysa yeniden düşünerek… Bu konuda bazı kişi ve kurumların misyon üstlenmesi gerekir. Örneğin cenaze sonrası verilen yemek, son yıllarda konuşulmaya başlanmıştır. Aynı gelenek geçmişte de vardı ama uygulanışı bugünün tam tersiydi. Cenaze sahibi yemek vermez, cenaze evine yemek getirilirdi. Bu gelenek gerçekte dini değil, örfidir. Sorgulanmaya başlaması değişimin habercisidir.
Bu hafta ilçemizde “Yörük Göçü ve şenlik aktiviteleri başlıyor. Gerçekte yörük göçleri tümüyle geleneksel ve kültürel değil, bir zorunluluk ve yayla, sahil konforu için tekrarlanmış bir yaşam biçimidir. Elbette içinde geleneksel ve kültürel uygulamalar barındırır. Bunlar zamanın şartlarındaki yaşam biçiminin gerekleridir. Günümüzde temsili olarak canlandırılıyor olması güzel bir nostaljidir. (Şimdilik ayrıntıya girmeyelim.)
Toplum dediğimiz yapı, ne tamamen geçmişte yaşar ne de sadece geleceğe koşar. İkisi arasında denge kurabildiği ölçüde sağlıklı kalır. Aksi halde ya köksüz bir modernlik ya da hareketsiz bir gelenekçilik arasında sıkışır.
Gelenekler topluma katkı sağlıyorsa yaşatılmalıdır. Ancak aklın ve bilginin süzgecinden de geçirilmelidir.
Geçmişin mirasını taşırken, bugünün ve geleceğin aklını kaybetmemek gerekir. Aksi halde gelişim olmaz.
Esen kalınız!..