Sosyal medya, benim söylemimle ‘Sabun Köpüğü Medya’ çağımızın en parlak vitrinlerinden biri gibi görünse de, çoğu zaman ardında derin bir boşluk saklar. Parlak ekranların ardında sergilenen hayatlar, gerçeğin kendisinden çok, gerçeğin özenle kurgulanmış bir temsilidir. İnsan, artık yalnızca yaşamakla yetinmemekte; yaşadığını göstermek, hatta gösterdiği ölçüde var olmak istemektedir. Böylece hayat, yaşanılan bir akış olmaktan çıkıp sergilenen bir gösteriyi andırıyor… Bu öylesine bir gösteri ki, sürekli olarak bir saniye sonrasını, bir dakika sonrasını, bir saat sonrasını, bir gün sonrasını ve giderek an’ın tümünü işgal eden bir noktaya dönüşüyor…

Ben, sosyal medya denilen bu büyük gösteri alanına her zaman mesafeli durdum. Yediğimi, içtiğimi, bulunduğum mekânları ya da geçirdiğim anları paylaşmayı tercih etmedim. Çünkü insanın hayatında yalnızca kendisine ait olması gereken alanlar vardır. Mahremiyet, insan ruhunun son sığınağıdır. Dostluklar, anılar, zamanlar ve mekânlar; hepsi bu kutsal alanın savunma kaleleridir…

Ancak bir paylaşım toplumsal bir fayda taşıyorsa, bir düşünceyi, bir değeri ya da bir anlamı çoğaltıyorsa, o zaman görünür olmasının bir anlamı vardır…

Bugün sosyal medyada sürekli görünür olma arzusu, ‘Sabun Köpüğü Medya’yı bir PODYUMA dönüştürüyor… Çoğu zaman insan ruhunun derin çelişkilerini açığa vuruyor… Neredeyse her anını paylaşma isteği, insanın iç dünyasındaki kırılmaların bir yansıması haline gelirken aile içi tartışmaların da kökenini oluşturuyor… Çocukların da ellerinden düşmeyen bu aparat insanın derinliklerine nüfus ediyor…

Yaşanan an, bir deneyim olmaktan çıkarsa; bir reklam sahnesine dönüşürse. İnsan, o anın duygusunu hissetmek yerine, onu nasıl sunacağını düşünür, onu hayattan koparır…

Gülüşler doğal değil, kurgulanmıştır; bakışlar doğal değil, onay toplamaya yöneliktir. Fotoğraf çekilir, paylaşılır, beğeniler gelir. Fakat o kısa tatmin anının ardından, derinlerdeki boşluk yeniden kendini hissettirir. Ve bu boşluğu bastırmak için yeni bir paylaşım yapılır. Böylece insan, anı yaşamaktan çok, anın görüntüsünü üretir… Kısaca bu bir köpük diktatörlüğüdür… Sabun Köpüğü Diktatörlüğü… Çünkü seni istediği gibi eğip büküyor…

Çevremizde kaç insan olduğunun, ne söylediğinin, neyi anlamlı hale getirdiğinin önemi yoktur. Oysa asıl mesele, ruhumuzun ne kadar dolu olduğudur. İnsan, kalabalıkların ortasında bile kendini yapayalnız hissedebilir. İçsel boşluk büyüdükçe, dış dünyadan gelen temaslara daha fazla ihtiyaç duyar. Fotoğraflar, hikâyeler ve paylaşımlar, aslında zamanın akışına karşı verilen küçük bir direniştir. Kişi, mutlu anları dondurarak onları kalıcı kılmaya çalışır. Oysa çoğu zaman bu, yalnızca kısa süreli bir mutluluk yanılsamasıdır… Ve büyük bir YALNIZLIKTR…

Beğenilmek, onaylanmak, takdir edilmek... Bunlar insan doğasının yabancısı olduğu duygular değildir. Ancak sosyal medya denilen bu mecra, bu ihtiyacı sürekli besleyen ve büyüten bir mekanizmaya dönüşüyorsa burada ciddi bir toksik bir ağ vardır… Başkalarının bakışlarından devşirilen hayranlık, kişinin kendisiyle kurduğu kırılgan ilişkiyi geçici olarak onarır. İnsan, bazen kendi gözünde değerini yitirdiğinde, başkalarının gözlerinde kendini yeniden arar…

Neden böylesine görünür olmaya ihtiyaç duyuyoruz?

Çünkü kapitalist sistem, bireyin gerçek varoluş alanlarını giderek daraltmaktadır. İnsanın kendini gerçekleştirebileceği, özgürce düşünebileceği, üretebileceği alanlar her geçen gün daha fazla sınırlandırılmaktadır. Hedeflerimiz, arzularımız, hatta hayallerimiz bile çoğu zaman bize ait değildir; sistem tarafından üretilmiş ve önümüze sunulmuştur. Tüketim kültürü, yalnızca ne satın alacağımızı değil, nasıl yaşayacağımızı ve nasıl görünmemiz gerektiğini de belirlemektedir… Zurnanın zırt dediği nokta da buradadır zaten…

Bu durumda sosyal medya, bireyin kendine ait bir alan yaratmaya çalıştığı sanal bir sahneye dönüşür. Ancak bu sahne, özgürleşmenin değil; çoğu zaman sistemin yeniden üretiminin aracıdır. İnsan, kendi zihnini ve dikkatini, kapitalist ilişkilenme biçimlerinin hizmetine sunar. Kendi hayatını sergilerken, aslında farkında olmadan bir pazarın parçası hâline gelir…

Özne olmaktan çıkması ise değiştirilen, dönüştürülen, kodlarıyla oynanan bir serüvene ait olur… Gerçek varoluştan kopuşun da bir örneği olur. Lakin kötü bir örnek…

Vesselam…