Bugün Kumluca’nın sokaklarında, seralarında, esnaf sohbetlerinde ya da Türkiye’nin büyük şehirlerinde siyaset konuşulurken, bu iki düşünürün teorileri hâlâ canlılığını koruyor. Çünkü mesele sadece geçmişin imparatorlukları yok, bugünün partileri, yerel yönetimleri ve iktidar yapıları var…
14.yüzyılda Kuzey Afrika’da yaşayan İbn Haldun ile 20. yüzyılın başında Avrupa’da sosyolojiyi şekillendiren Max Weber, aslında aynı hikâyeyi anlattılar:
İktidarın doğuşu, yükselişi ve kaçınılmaz çözülüşü…
Mukaddime’de anlatılan Asabiyye, (Tasavvuru- ideali) bir toplumu ayağa kaldıran o görünmez bağdır. Bu bağ; fedakârlık, dayanışma ve ortak ideal etrafında kenetlenme demektir…
Kumluca gibi üretimin, emeğin ve dayanışmanın hâlâ canlı olduğu yerlerde bu ruhu görmek zor değildir. Serada çalışan üreticinin sabahın ilk ışığında verdiği mücadele, aslında modern bir “asabiyye” örneğidir…
Weber ise buna başka bir isim verir: karizma.
Karizmatik lider ve ona inanan kitle, mevcut düzeni sarsar ve yeni bir düzen kurar.
Türkiye’de de hangi siyasi hareket yükseldiyse, arkasında bu iki unsur vardı: İnanç, Fedakârlık, Ortak dava hissi …
Ancak hikâyenin kırılma noktası burada başlar…
İbn Haldun’a göre, Asabiyye refahla birlikte zayıflar…
Çünkü: Zorluk azalır, Mücadele gereksizleşir, Dayanışma yerini bireyselliğe bırakır…
Weber’in ifadesiyle bu süreç, “karizmanın Rutinleşmesi”dir… Diğer bir söyleyişle “konfor alanlarının genişlemesi”…
Yani bir zamanlar sistemi değiştiren ruh, artık sistemi koruyan bir bürokrasiye dönüşür…
Bugün Türkiye’de birçok siyasi partide gördüğümüz tablo tam da budur: İdealist kadroların yerini, koltuk hesapları yapan profesyonel siyasetçiler alır… Paranın ve gücün temsilcileri bu ağın en önemli figürleri haline gelir…
Kumluca gibi yerlerde bu dönüşüm daha çıplak gözle görülür. Çünkü herkes birbirini tanır. Bir zamanlar halkla iç içe olan yerel aktörler: Zamanla mesafe koyar, Bürokratik dil kullanmaya başlar, Halktan çok kendi çevresine odaklanır… Verdikleri sözleri birer birer unutmaya başlar, sıktığı elleri görmezden gelir…
Bu durum sadece yerel bir sorun değildir; Türkiye’nin genel siyasi refleksinin küçük bir yansımasıdır aynı zamanda…
İbn Haldun’un en sert tespiti şudur:
Devleti kuranlar, bir süre sonra onu korumak için kendi kurucu ruhlarını bile feda eder…
Weber de aynı yere çıkar: Karizma kalıcı olamaz, yerini kurallar ve hiyerarşi alır…
Bu dönüşüm çoğu zaman dengeyle değil, kopuşla sonuçlanır. Ki, Halkın sorunları ikinci plana düşer, İktidar kendi içine kapanır ve Eleştiriler tehdit olarak algılanmaya başlar…
Kumluca’nın yolları, Şehrin yaşanabilir olma özelliği, çocukların, gençlerin, kadınların, emekçilerin sorunları yok sayılmaya başlar… Yeri geldiğinde de eleştirileri bir şikayet noktasına taşar… Oysa tarih bize şunu söylüyor:
Hiçbir iktidar, kurucu ruhunu kaybettikten sonra aynı şekilde devam edemez…
Yerini ne alır?
Yeni bir Asabiyye yani umut…
Yeni bir karizma yani yeni bir kimlik…
Ve yeni bir hareket kaçınılmaz hale gelir…
Bugün Kumluca’da, Antalya’da ya da Türkiye’nin herhangi bir yerinde yükselen her yeni ses, aslında bu döngünün bir parçasıdır…
İbn Haldun ve Weber’in ortak mirası bize şunu anlatıyor: İktidarların en büyük düşmanı dışarıda değil, kendi içindedir…
Kuruluşta bir araya getiren ruh, iktidarda kalındıkça çözülür. Ve o konforun sarhoşu haline gelir…
Ve her çözülüş de yeni bir başlangıcın habercisidir…
Vesselam…