Son zamanlarda memlekette yeni bir sektör gelişiyor gibi görünüyor…

Siyasette “sınıf atlama” işi…

Özellikle bazı partilerde bu işte öyle profesyonelleşmiş ki, insan ister istemez “acaba yakında ilan sitelerinde belediye başkanlığı fırsatları görür müyüz?” diye düşünmeden edemiyorlar... Sistem aslında oldukça basit işliyor. Sahneye önce oldukça donanımlı bir kişimsi kılıklı biri çıkıyor. Son model arabası, gösterişli kıyafetleri, her ortamda dikkat çeken bir görünümü ve sosyal medyada bitmeyen bir hareketliliği var. Girdiği her ortamda kendini gösteriyor, her çevrede bir şekilde yer buluyor. Ancak tüm bu görünürlük içinde, asıl kim olduğu meselesi hep biraz muğlak kalıyor…

Üreticiyi kandırmaya gelen ve kendilerini “Komisyoncu” diye tanıtanlar gibi…

Bu kişiler partiye sıradan bir üye gibi katılmıyor; daha çok bir işletmeye ortak olur gibi dahil oluyorlar... Üstelik yalnız da gelmiyorlar. Kısa sürede eş, dost, akraba derken ciddi bir üye ağı oluşturuyorlar. Bir bakıyorsunuz, parti içinde küçük ama etkili bir güç merkezi haline gelmişler…

Bu noktadan sonra dengeler değişiyor. İl başkanlarına, belediye yöneticilerine hatta üst yönetime karşı daha iddialı, daha meydan okuyan bir dil kullanmaya başlıyorlar. Zamanla bu tavır öyle bir noktaya varıyor ki, kendilerini partinin bir parçası olarak değil, adeta üstünde bir konumda görür hale geliyorlar…

Bu tür figürlerin partiyle olan ilişkisi çoğu zaman duygusal ya da ideolojik bir bağlılıktan çok, fırsat temelli bir ilişkiye benziyor. Rüzgâr nereden eserse oraya yönelme esnekliği, onların en belirgin özelliklerinden biri haline geliyor. Bu nedenle insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bu kişiler gerçekten bir partinin mensubu mu, yoksa sadece uygun bir platform bulmuş serbest aktörler mi?

Siyasetteki hareketlilik de bu tabloyu besliyor. Yıllarca bir partide bulunup sonra ayrılan, yeni oluşumlar kuran ve şartlar değişince yeniden eski adresine dönen isimler, bu esnekliğin adeta bir norm haline geldiğini düşündürüyor… Partisinin biriken kira borçlarını ödeyen CHP’ ye tekrar dönüş yapıyorlar… Muharrem İnce, Mustafa Sarıgül, Emine Ülker Tarhan…

Benzer şekilde, yerel yönetimlerde görev alıp zamanla ciddi bir ekonomik güce ulaşan ve ardından farklı siyasi arayışlara giren örnekler de bu tabloyu tamamlıyor. Tüm bunlar bir araya geldiğinde siyaset, dışarıdan bakıldığında ideallerin yarıştığı bir alan olmaktan çok, iyi yönetilen bir kariyer ve kazanç planına dönüşüyor…

Bu ortamda uzun yıllarını partiye vermiş, sadakatle bağlı kalmış insanların durumu ise ayrı bir ironi barındırıyor. Onlar hâlâ eski usul değerlerle, emekle ve bağlılıkla var olmaya çalışırken, yeni gelen ve hızlı yükselen sözde partililerin gölgesinde kalıyorlar. Sanki aynı yapının içinde iki farklı dünya yan yana duruyor ama birbirini hiç anlamıyor…

“Rüşvet”,”hırsızlık”,” irtikap”,” taciz”, “tecavüz”, “yalan”, “iftira” “dolandırıcılık” “ve burada yazmaya utandığımız nice skandallar boy göstermeye başlıyor…

Tüm bunlar yaşanmazken partinin oyu %25…

“Lağım Patladı” diyerek Sözcü gazetesinden kovulan Yılmaz Özdil, bakın neler söylüyor:

“…Zübük'e zübük, guguk kuşu yumurtalarına guguk kuşu yumurtaları, hırsıza hırsız demeye, altı oka çöreklenmeye çalışan asalakları deşifre etmeye devam edeceğiz…’'

Çünkü bir partinin çalışma tarzı, firmasını büyüten iş adamının tarzıyla örtüşmeye başlıyor… Belediyeler fakirleşirken, iş yaptığı firmalar enine boyuna büyüyor. Belediye başkanı da geri durmuyor tabii… O da zıvanadan çıkmış bir yaratık formuyla dolaşıyor ve kendisi için bir “HAZ” partisi oluşturuyor…

“Bul karayı al koltuğu”, “Parayı veren düdüğü ÇALIYOR”

Bir ‘Erdem’ noktası, bir ‘Mücadele’ noktası yerle yeksan oluyor…

Tüm bu olumsuzluklar yaşanırken de, oy oranı yine %25…

Bir çelişki görmüyor musunuz?

Bu yazı yazılırken; acaba yarın nasıl bir haberle güne başlayacağız diye düşünmüyor da değilim…

Vesselam…