Kamışlıktan koparılmış bir yalnızlık. İçine açılan yaralarla ses bulan bir sabır. Ateşle dağlanmış, içi oyulmuş, nefese teslim edilmiş bir teslimiyet. Belki de bu yüzden insanın hikâyesine en çok benzeyen sazdır ney…
Her gün evimin önündeki kamışların büyüsüyle uyanırım… Ney kamışını taşıdım uzun yıllar. Nereye gitmişsem bu bitkileri de yanımda taşıdım. Puslu yeşil rengine de, sarımsı yeşiline de aşinayımdır. Kuşlar yuvasını bu bitkilerin yongasından inşa eder, Tohumlarıyla da beslenirler… Bu fakir; bitkilere, kuşlara şiir yazan bir fakirdir…
Ramazan da böyledir…
İnsanı içinden oyar. Fazlalıkları budar, tutkuları inceltir, sesleri kısar. İçeride saklı kalan o hakiki sese yer açar. Bir ay boyunca insan kendi kamışlığından koparılır; alışkanlıklarından, iştahından, telaşından… Ve sonunda geriye yalnızca nefes kalır…
Neyin sesi aslında kamışın değil, nefesindir. Nefes olmazsa ney susar. İnsan da böyledir; ruhundan üflenmiş o ilahi nefes olmazsa kuru bir gövdeye dönüşür. Ramazan, insanın nefesiyle yeniden tanıştığı bir mevsimdir. Açlık, susuzluk, sabır… Hepsi nefesi terbiye etmek içindir.
Nefis ister, nefes sabreder.
Nefis acelecidir, nefes sakindir.
Nefis tüketir, nefes diriltir…
Oruç, nefsi susturup nefesi dinlemektir. Gün boyu susan mide, akşam ezanında bir suyla dirilir. Ama asıl diriliş, insanın kendi içindeki derin dip dalgasını duymasıdır. Tıpkı neyin içli sesi gibi… O ses ne bağırır ne de haykırır; sadece çağırır.
Tasavvufta ney, ayrılığın sembolüdür. Kamışlıktan koparılmıştır çünkü. İnsan da asıl yurdundan ayrılmış bir yolcudur. Ramazan bu ayrılığı hatırlatır. Açlıkla, yoksunlukla, gecenin sessizliğinde kılınan namazla… Her şey insana “nereden geldin?” sorusunu fısıldar… “Kimsin” diye de sorar…
Ney üflenmeden önce susar. Ramazan da suskunlukla başlar. Sahurun mahmurluğu, gündüzün sükûtu, iftarın şükrü… Bu bir sükût mektebidir. İnsan konuşarak değil, susarak büyür burada. Tıpkı neyin içindeki boşluk gibi; içi boşaldıkça sesi derinleşir… Ateşin yalazı dalga dalga da büyür…
Ramazan da yakar. Alışkanlıkları yakar, gururu yakar, hırsı yakar. İçte bir boşluk açar. Ve o boşluk, ilahi nefesin mekânı olur.
Bir neyzenin dudaklarında kamış titrerken aslında insan titrer. Çünkü o ses, insanın özüne dokunur. Ramazan gecelerinde minarelerden yükselen ezanla ney sesi birleştiğinde, gökyüzü biraz daha alçalır sanki. İnsan biraz daha hafifler. Dünya biraz daha susar.
Belki de Ramazan, insanın kendini ney gibi hissettiği aydır.
İçi oyulmuş, nefsinden arınmış, nefese hazır…
Ve o nefes geldiğinde, insanın içinden yükselen ses şudur:
“Ben sustum, Sen konuş.”
Ney ve Ramazan…
Biri nefesle dirilen bir kamış,
diğeri nefesle dirilen bir insan…
İkisi de aynı hakikati fısıldar, nefs ile nefes aynı üflemenin konusu olabilir mi?
Yanmadıkça ses veremezsin… Susmadan duyamazsın…
Ve en çok da Ramazan’da, insan kendi içindeki yolculuğun Ney’inin sesini işitir…
İşte Ney… İşte Ramazan…
Vesselam…