Bakış açısı ile ilgili çok basit ve klasikleşmiş bir değerlendirme yapılır. Yarısına kadar su olan bardağa bazıları “yarısına kadar dolu” bazıları “yarısına kadar boş” dermiş.

Bu bakış açısı değildir. Olsa olsa iyimserlik, kötümserlik olabilir.

Bakış açısı üretkenlik düzeyiyle ilgilidir. Asıl konu; bardak neden yarıya kadar doludur ya da neden yarısı boştur?

Bu su ne amaçla o bardağa konulmuştur?

Yarım dolu ya da yarısı boş bardaktaki su ne için ve nasıl kullanılacaktır?… Tüm bu sorulara verilecek sıradan ya da daha etkili verilen cevaplar bakış açısını oluşturur ve sonucu belirler.

Etkili kullanılmayan suyun bardağı nasıl gösterdiğinin önemi yoktur. Çünkü böyle bir paradoksta konu bardak değil, su olmalıdır.

Daha önceki yazılarda entellektüel düşünce kültüründen bahsettik. Entellektüel düşünce kültürü gözlem, analiz, birikim, sorgulama ve yorum gerektirir. Bakış açıları böyle gelişir ve farklılaşır.

Bazı insanlar geçmişteki belli dönemleri yokluk vardı diye eleştirir. Bazı dönemleri de varlığına, yokluğuna bakmaz; sadece biçimsel yönüyle göklere çıkartır. Örneğin bu günle kıyaslamadan üç yüz sene öncesini över, elli sene öncesini bugünle kıyaslayarak yokluklarla nitelendirir.

Bu durum ne kadar objektiftir? Beklentiler ve ölçütler nelerdir? Hangi donelere dayandırılır? Dönemler içinde sosyal yaşamın içerikleri insanlarda hangi izleri ve hisleri oluşturmuştur? Dönemlerle ilgili edindiğimiz bilgiler hangi kaynaklardan alınmıştır?

Dedem anlattı!..

Dedenin beklentisi neydi?

…..!

Bir yığın anlamsız anlatı, beklentilere ve asıl amaçlara yönelik tutarsızlıklar!…

İşte burada sorgulanması gereken asıl durum ortaya çıkar. Uzaylılar var demek kanıt gerektirir ama uzaylıların olduğuna inanıyorum demek kanıt gerektirmez. Bazı anlatılar her zaman gerçek değildir.

Tarih boyunca savaş zamanlarındaki kahramanlıklardan bahsederiz hep. Ama kimse o dönemleri yaşayanların acılarını bilemez. Hikayeler de hoşa gidecek veya coşturacak biçimde yorumlanmıştır.

Peki, yokluk ile varlıktaki ölçü nedir? 70’li yılları yaşayan birisi olarak değerlendiriyorum. O yıllarda yaşadığım köyümde elektirik yoktu. Bir çok ülkede yoktu. Elektirik üretimi ve kullanımı zamanın şartlarında sınırlıydı. Çünkü hidroelektirik, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, nükleer santral teknolojisi gelişmemişti. Buna rağmen “lüks” dediğimiz gazlı aydınlatma aracı kullanıyorduk. Adı üstünde “lüks”tü ve vardı. Gazlı buzdolabı vardı. 75’lerde Elektirik bağlandı. Evlere siyah beyaz televizyonlar girmeye başladı. Çünkü televizyon teknolojisi yeni gelişmişti.

Çamaşır, bulaşık makinesi yoktu. Çünkü icad edilmemişti. Demekki olay yoklukla ilgili değil, teknoloji ile ilgili.

Gıda çeşitliliği bu günkü gibi değildi. Ama kimse aç da kalmıyordu. Bugün marketler binlerce çeşit ürünle dolu ama ne kadar alabiliyoruz? Soru bu…

Bir zamanlar atı, eşeği, öküzü olanlar bugün arabası, kamyoneti, traktörü olanla eşdeğerdi. Örnekleri çoğaltabiliriz.

Varlık ve yokluk zamanı içinde değerlendirilmeli. Mesele var olanı elde edebilme olanakları…

Dedim ya bakış açısı işte! Aksini savunanlar elbette olacaktır. Ancak bugün o günleri yaşayanlara “Hangi zamanda yaşamak isterdiniz?” diye sorsanız, çoğunluğu “O günler güzeldi.” der.

Dönemlerin varlığını, yokluğunu, zorluğunu, güzelliğini zamanın şartlarında yaşayanlar belirler. Bu da görecelidir. Birisi adına bir başkası karar veremez. Tartışmak da yersizdir.

Asıl konu bugün zamanın ve mekanın neresindeyiz? Bizde ne var da başkalarında ne yok? Başkalarında var olan bizde niye yok?

Elbette çağın gerektirdiği şekilde de yaşamak zorundayız. Mutlu olmanın gerekleri ayrı bir konu ama aslolan yaşadığın zaman içinde mutlu olabilmek!..

Esen kalınız!