Kurallar… Hepimizin hayatında var ama çoğumuzun hayatına pek uğramıyor. Kuralları severiz, hatta başkalarına uygulanmasını özellikle isteriz; ama iş kendimize gelince uymamayı marifet sayarız. Sanki kurallar genel geçer bir ilke değil de kişisel bir öneriymiş gibi.

Oysa kural dediğimiz şey, keyfi bir baskı aracı değil; birlikte yaşamanın en sade, en anlaşılır sözleşmesidir. Toplumun düzeni ve güveni için konulmuştur. Bir çok kuralın uyulmadığı takdirde yaptırımı da vardır. Trafikte kırmızı ışıkta geçmemek, başkasının malına, canına zarar vermemek gibi. Bazı kurallar da vardır ki tamamen insanlığımızla ilgilidir. Sıraya girmek, karşılaşmalarda yol vermek gibi…Bunlar medeni olmanın süsleri değil, temel taşıdır. Ve o taş yerinden oynadığında bina çatlamaya başlar.

Kurallara uyulmaması, ilk bakışta küçük bir ihlal gibi görünür. “Herkes yapıyor”, “bir kereden bir şey olmaz”, “zaten kimse uymuyor” gibi düşüncelerle meşrulaştırılır. Kurallar delinerek değil, delinmesine göz yumulduğu için çürür. Bir kişinin ihlali değil, o ihlalin normalleşmesi tehlikelidir. Çünkü normalleşen her yanlış, yeni bir doğrunun yerini işgal eder.

Toplumsal düzeyde bunun faturası ağırdır. Güven duygusu aşınır. İnsanlar artık kurallara değil, kişilere göre pozisyon alır. “Tanıdık varsa işin yürür” mantığı, liyakatin yerini alır. Hukuk kağıt üzerinde kalır, adalet ise yoruma dönüşür. Ve en tehlikelisi; kurala uyan kişi “saf”, uymayan “uyanık” ilan edilir. Ve kurala uymayarak öncelik alan kişiler uyanıklıklarıyla övünür. Oysa yaptığı saygısızlıktır. İşte o noktada mesele sadece kural ihlali olmaktan çıkar, bir değerler krizine dönüşür. Değerler yıprandıkça ahlaksızlık yerleşir.

Bireysel düzeyde ise daha sinsi bir zarar vardır. Kuralları sürekli esneten insan, aslında kendi sınırlarını da belirsizleştirir. Bugün küçük bir ihlal, yarın daha büyüğüne kapı aralar. İnsanın kendine saygısı, çoğu zaman görünmeyen bu küçük tercihlerle şekillenir. Kimse görmese bile kurala uymak, aslında insanın kendisiyle yaptığı bir anlaşmadır.

Bazen kurallar abartılı ya da güncelliğini yitirmiş olabilir. Kuralların kendisi de eleştiriden muaf değildir. Adil olmayan, akla uymayan, toplumun ihtiyaçlarını karşılamayan kurallar sorgulanmalıdır. Ama sorgulamak ile yok saymak aynı şey değildir. Bir kural yanlış diye tüm kuralları yok sayamayız.

Kuralların uygulanmasında istisnaların değil, ilkelerin esas alınması gerekir. Hesap verebilirlik güçlenmeli, “kim olduğu” değil “ne yaptığı” önemsenmelidir. Ve belki en önemlisi; kurallara uymak bir aptallık değil, bir bilinç göstergesi olarak yeniden değer kazanmalıdır. Her kuralsızlığa ceza uygulanmak zorunda kalınması toplumun saygınlığını aşağı çeker.

Neredeyse normalleşmiş kısa gün kuralsızlıklarına şöyle bir göz atalım. Bakalım ne kadar üzerimize alacağız?

Trafikte uymadığımız onlarca kural; hız limitine uymayanlar, geçiş önceliğine saygı göstermeyenler, park halindeki aracın arkasına araç koyanlar…

Sokakta bağırarak telefonla konuşanlar.

Ekmek alırken bile sıra beklemeyip, öncelik almaya çalışanlar.

Çöp kutusunun yanından geçip elindeki çöpü yere yere atanlar. Sahilleri, piknik alanlarını zaten görüyorsunuzdur.

Kaldırımları iş yeri gibi kullanıp insanlara slalom yaptıranlar. Kaldırımlarda veya karşıdan karşıya geçişlerde dağınık, pervasız yürüyenler.

Her kuralsızlık başkalarının hakkına saygısızlıktır. Kurallara uymak ya da uymamak toplumun insani ve medeni tarafının aynasıdır.

Toplum dediğimiz şey, ortak kurallara gösterilen ortak saygı kadar güçlüdür. O saygı zedelendiğinde, herkes kendi kuralını yazmaya başlar. Ve herkesin kendi kuralını yazdığı yerde, aslında kimsenin kuralı kalmaz.

Birazcık hassasiyetle daha özenli, daha düzenli ve daha güvenli bir toplum olunabilir!

Esen kalın!