Düşünmek ile düşünce üretmek aynı şey değildir.

Birçok insan düşündüğünü düşünür. Haklılıkları var. Yorum yapar, tartışır, var olan tespitler ortaya koyar. Ama yeni bir düşünce üretmez. Sonuç; mevcut düşünceleri savunmak, hazırlanıp zihnine yerleştirilmiş ideolojileri tekrar etmek, öğretilmiş kalıpları yorumlamak hatta bazen yorumlamadan kabullenmek olur.

Yani ortaya çıkan şey öğretilmiş düşüncenin tekrar döngüsü.

Düşünce üretimi değildir.

Sonuçta aynı düşünceler kuşaktan kuşağa aktarılır.

Yeni düşünce üretmek ise risklidir. Çünkü yeni düşünce; yerleşik kabulleri sorgular, doğru sanılan yanlışları saptar, bazı kutsalları rahatsız eder, kişilerin rahatını bozar.

Bu yüzden toplumların çoğunda tekrar güvenlidir, üretim risklidir.

İnsanlarda oluşan bu sabit düşünceler kimliğe dönüşür.

Düşünce üretimi düşük toplumlarda tartışma katı olur.

Çünkü artık fikir üretimi için değil, kimlik savunusu içindir.

Tartışmalar ikna etmek için değil

üstün gelmek için yapılır.

Sosyolojik sonuç şudur; düşünce üretimi az olan toplumlarda, düşünceye sadakat güçlüdür. Fikirler çok sorgulanmaz ama hararetle savunulur.

Düşünce üretmek farklıdır: Eleştirel ve sorgulayıcı düşünme kültürü gerektirir. Bunun için; güçlü akademik üretim, özgür ve saygılı tartışma ortamı, kazanılmış okuma alışkanlığı ve yorumlama becerisi, entellektüel alt yapı gerekir.

Düşündüğünü düşünen toplumlarda:

Düşünmek var, düşünce üretmek yok.

Merak var, araştırma yok. Öğrenmek var, muhakeme yok. Görmek var, gözlemlemek yok. Bilmek var, sorgulamak yok.

Yani, entellektüel gelişim yerine gelenekselci düşünsel döngüye bağımlılık vardır.

İnsan sadece düşünen bir varlık değil, aynı zamanda ait olmak isteyen bir varlık. Modern toplum bireyi yalnızlaştırınca insanlar küçük topluluklara yönelir.

Bu döngü, kurumsal ve bireysel boşluklar oluşturur. Bu boşlukları dernek, birlik veya aitlik topluluk yapıları doldurur.

Bu yapılar birkaç temel ihtiyacı karşılar:

Yalnız olmama duygusu, ortak kimlik ve aitlik özgüveni, sosyal ve ekonomik çevre… Bu güçlü bir çekimdir.

Bu yapılar çoğu zaman karmaşık sorulara hazır cevaplar sunar. Hayat bu cevaplar etrafında şekillenir. Bu, düşünme yükünü ciddi şekilde azaltır. İnsan zihni bazen kalıp öğretileri daha kolay kabullenir. Efsaneler, kıssalar, sloganlar ve kimlik refleksleri üzerinden öğretiler yerleşir.

Bu yapılar sadece ideolojik değil aynı zamanda sosyal açıdan yarara ve işlevselliğe yönelik ağlar kurar:

İş bitirme,referans olma, konum oluşturma, ekonomik ilişkiler ağı…

Bu yapılar bireylerdeki boşluğu doldurur ama bazen entellektüel kültür boşluğunu derinleştirir. Çünkü çoğu zaman eleştirel düşünce sınırlanır, grup sadakati öne çıkar, farklı fikirler riskli görülür.

Bu kalıp düşünce, kurumlara yerleşir.

Devlet, eğitim ve entellektüel alan zayıfsa ara yapılar güçlenir; entellektüel düşünce kültürü geriler.

Liyakat, kuralların sürekliliği ve eşit uygulanması ve kurum kültürü zayıflar. Kurumlar kişilere veya guruplara bağımlı hale gelir. İnsanlar hemşehricilik, aitlik gurupları, siyasi yakınlık, kişisel referanslar üzerinden hareket etmeye başlar. Kurumlar kendi sistemi ekseninden çıkar, düşünce ve hizmet üretmek yerine kadro üretir. Zamanla kadro konusunda doygunluk olur. Yer bulamayanlarda hayal kırıklıkları oluşur.

En tehlikeli aşama bir süre sonra insanlar kurumlara güvenmemeye başlar. Kurumlar iş gördürme mekanizmasına dönüşür. Bireyler kurumsal olarak sistemi savunur, kişisel olarak sisteme güvenmez.

Böylece döngü devam eder ve toplumlar düşünür ancak düşünce üretemez.

Bu döngü nasıl kırılır? (Başka zaman)

(Entel dantel bir yazı işte!..)

Esen kalınız!