Anadolu’nun kadim topraklarında, bazen bir insan çıkar ve yalnızca kendi hayatını değil, yaşadığı coğrafyanın kaderini de değiştirmeye talip olur. Ömer Serin böyle bir isimdir. O, sadece bir öğretmen değil; doğduğu topraklara karşı sorumluluk duyan, bu sorumluluğu hayatının merkezine koyan bir mücadele insanıdır…

Elmalı, çelişkilerin kadim diyarı…

Güzelliğinin ardında derin bir eşitsizliği saklayan bir coğrafya. Toprakların büyük çoğunluğunun ağaların elinde olduğu, köylünün emeğinin karşılığını alamadığı bir düzen…

Ömer Serin, bu çelişkiyi görüp susmayanlardandı. Sadece konuşmadı; örgütledi. Bir Toprak Mücadelesi başlattı…

Ama onun mücadelesi yalnızca meydanlarda değildi. Aynı zamanda kalemdeydi…

Ömer Serin bir edebiyatçıydı. Yazdığı öykülerde Elmalı’nın köylüsünü, yoksulluğunu, sessizliğini ve içten içe büyüyen direncini anlattı. Yerel gazete ve dergilerde kaleme aldığı köşe yazılarıyla, yaşanan adaletsizlikleri görünür kıldı. Onun metinleri, sadece edebi bir üretim değil; bir dönemin toplumsal hafızasıydı. Yazdıkları, bir öğretmenin gözünden hayatı anlatırken, aynı zamanda bir mücadelenin kayıt altına alınmasıydı…

Kalemi, onun ikinci kürsüsüydü. Ve tam anlamıyla Sosyalistti…
Sınıfta öğrencilerine neyi öğretiyorsa, satırlarında da topluma onu anlatıyordu: Hak, adalet ve eşitlik…

1968’li yıllarda bu ses öyle büyüdü ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Elmalı konuşulur hale geldi. O dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel sekreteri olan Bülent Ecevit için Elmalı, halkla bağ kurduğu ve siyasal kimliğini derinleştirdiği bir yer oldu. Rahşan Ecevit’in uzun süre burada bulunması da bu sürecin bir parçasıydı.

Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın Elmalı ilçe başkanı olan Ömer Serin, hem sınıfta hem toplumda sözünü esirgemedi. Bu yüzden defalarca şikâyet edildi. Çünkü o, suskunluğu değil; sözü, itirazı ve yazıyı seçmişti…

Köylünün önemli kazanımlar elde ettiği bir dönemin ardından, her zamanki gibi bedel ödetildi. Ömer Serin ve aynı düşünceleri paylaşan kaymakam sürgün edildi. Onun yolu bu kez Muş - Alpaslan İlkokulu’na düştü…

Ama sürgün, onu orada da susturmadı… Susturamadı…

Orada Yılmaz Güney ve Tuncel Kurtiz ile kurduğu dostluk, yalnızca bir arkadaşlık değil; sanatla, sözle ve mücadeleyle kurulan bir dayanışmaydı. Üçü de farklı alanlarda üretse de aynı hakikatin peşindeydi…

Ömer Serin’in yolu, İsmail Hakkı Tonguç’un açtığı aydınlanma yoluydu. Bu yol; sadece öğretmeyi değil, düşündürmeyi ve değiştirmeyi içerir. Bu yüzden 17 Nisan onun için bir tarih değil, bir bağlılık ve hatırlayıştı…

Kimler girmemişti ki yaşamına; Bir Yılmaz Güney, bir Tuncel Kurtiz, bir Fakir Baykurt, bir Mahmut Makal, bir Mehmet Başaran, bir Fikret Otyam, bir Metin Demirtaş, bir Ali Oğuz Kehya ve diğerleri… Serik Postası, Elmalı Gündem gazetelerindeki yazıları… Ve hayli dişe dokunur dergi yazılarıyla geçen bir ömür…

Bugün, Köy Enstitülerinin kuruluşunun 86. yılında Ömer Serin’i anmak; yalnızca bir öğretmeni değil, aynı zamanda bir yazarı, bir tanığı ve bir vicdanı anmaktır…

O bize şunu hatırlattı her zaman:
Bir insan hem toprağa hem söze sahip çıkabilir.
Ve bazen bir öykü, bir köşe yazısı, bir halkın suskunluğunu bozabilir…

Ömer Serin’i ve tüm Köy Enstitülüleri hasretle, saygıyla ve minnetle anıyorum.
Onun kalemi de mücadelesi kadar değerlidir…

Vesselam…