Her yıl içimde yeniden yanan, geçmişle bugünü birbirine bağlayan görünmez bir köprü gibidir 17 Nisanlar…

Bu yıl o köprünün bir ucu Kemer’de kuruldu…

Kemer ve Kumluca ilçe başkanlarının davetiyle gerçekleşen etkinlik, yalnızca bir anma değildi; bir duruşun, bir hafızanın ve belki de unutulmaya yüz tutmuş bir vicdanın yeniden hatırlanmasıydı. Köy Enstitülerinin kuruluşunun 86. yılı… Bu toprakların en cesur, en üretken hayallerinden birinin doğum günü…

Benim için ise çok daha fazlasıydı…

Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Fakir Baykurt, Metin Demirtaş, Talip Apaydın, Fikret Otyam, Aşık Veysel, Bedrettin Cömert, Eyüboğlugiller ve daha niceleri gelip karargah kurdu o gün…

Yıllardır yazdığım, izini sürdüğüm, mücadelesini anlamaya çalıştığım o insanlar… Köy Enstitülüleri… Her biri birer hikâye, birer direnç, birer umut taşıyıcısı…

Her 17 Nisan’da onları ararım; seslerini duymak, hatıralarına dokunmak isterim. Bu kez o sesler Kemer’de, bir araya gelmişti…

Ve biz orada bir ateş yaktık…

Bu, sıradan bir ateş değildi. Kemer ilçe başkanı Sedat Karakaya’nın sözleriyle anlamını bulan bir simgeydi:
Bir iyilik çağrısıydı…
Akdeniz’in üzerinde dolaşan karanlık niyetlere karşı yakılmış bir umut ışığıydı.
Ve belki en önemlisi, geçmişin direncini bugüne taşıyan bir hafıza ateşiydi…

Kumluca ilçe başkanı Emre Güzelyürek’in anlattığı o sade ama derin anlamlı fıkra ise başka bir kapı araladı. Köy Enstitülerinin yalnızca bir eğitim modeli olmadığını, bir yaşam biçimi, bir ahlak, bir üretim kültürü olduğunu hatırlattı. Dedelerden babalara, oradan bugüne taşınan bir değerler zinciri…
Sözlerinde, geçmişi yaşamamış olmanın hüznüyle birlikte, o ruhu yaşatma kararlılığı vardı.

Belki de en kıymetlisi buydu:
Hatırlamak kadar, sürdürebilmek…

O gün mikrofon yalnızca konuşanlara değil, hisseden herkese uzatıldı. Her söz biraz daha çoğalttı o ateşi. Ömer Serin’in hayatından geçen edebiyat insanlarını anlatırken, aslında bir insanın değil, bir dönemin ruhu dile getiriliyordu,,

Bir başka an vardı ki, hafızama özellikle kazındı:
Elmalı’dan, hasta annelerini yatırdıktan sonra gelen yeğenleri…
Hayatın bütün ağırlığına rağmen, bir anıya, bir değere, bir geçmişe sahip çıkmanın sessiz ama güçlü haliydi bu… Çıralı’dan elinde meşale ile gelen şarabiler gibi…

O gün orada sadece konuşmalar yoktu.
Emek vardı. Tevfik ve Yıldıray kardeşlerin samimi ve gönüllü yürekleri vardı…
Sadakat vardı…

İsimleri tek tek anılmayı hak eden insanların katkıları vardı…
Ve her biri, o günün anlamına görünmez bir imza attı.

Sonra bir an geldi…
Doğanın içinde, Erendizlerin müzesinde buldum kendimi.
İnsanın ruhunu hem dinlendiren hem de derinleştiren o tuhaf dinginlik…
Teşekkür etmek yetmiyor bazen; çünkü bazı anlar, insanda minnetten çok daha büyük bir duygu bırakıyor…

Ve günün sonunda bir yıldız doğdu:
Ahsen Yıldız…

Konuyu kavrayışı, sorumluluğu taşıyışı ve o içten anlatımıyla günü alıp bambaşka bir yerlere taşıdı. Kendisini de var etti o gün…

Ben ise eksik kalan, karışan, dağılan her şeyi kendi payıma alarak dinledim onu. Belki de böylesi anlarda insanın görevi konuşmak değil, anlamaktır…

Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum:
Biz o gün yalnızca bir etkinlik yapmadık.

Bir ateş yaktık.
Ve o ateş, dumanıyla değil, hafızasıyla yayılacak…

Belki bir gün, bir başka 17 Nisan’da, bir başka şehirde, bir başka insanın içinde yeniden tutuşacak…

Ve o zaman anlayacağız:
Bazı ateşler hiç sönmez…

Vesselam…