Ebru, suyun sabrıyla konuşan bir sanattır… Çoğu zaman da bir öyküdür…

Renk, toprağın ve ateşin terbiyesinden geçip suyun kalbine bırakılır. Orada bekler… Dağılmaz, acele etmez, taşkınlık yapmaz. Suyun yüzeyinde kendi kaderini arar. İşte bu yüzden ebru, Ramazan’a en çok yakışan sanatlardan biridir. Çünkü Ramazan da insanın içindeki dalgayı sükûnete, taşkınlığı dengeye, dağınıklığı tefekküre çağırır…

Tasavvufta su, arınmanın ve hakikatin sembolüdür. Su hem yumuşaktır hem de aşındırıcıdır; hem teslimdir hem de dönüştürücü. Ebru teknesine bakıldığında, aslında insanın kalbi görülür. Tekne bir gönül gibidir. İçine hangi niyet düşerse, su onu taşır. Hangi renk bırakılırsa, su onu büyütür. Ama şart şudur: Kalp duru olacak. İçinde tortu varsa renk bozulur; niyet bulanıksa desen karışır…

Letafet Sarıbaş’ın sanatı tam da bu noktada bir tasavvuf yolculuğuna dönüşür. O, yalnızca boya serpmez; niyet serperek çalışır. “Duygusal Damlalar” adını verdiği ilk sergisi, aslında damlanın içindeki sırra işarettir. Damla küçük görünür ama içinde umman saklar. İnsan da öyledir. Bir gözyaşı, bir tövbe, bir iç çekiş… Hepsi kalbin teknesine düşen birer renktir…

Ramazan ayında insan, kendi teknesini hazırlar. Oruç, teknenin suyunu berraklaştırır. Açlık, nefsin tortusunu dibe çöktürür. Sabır, suyun yüzeyini sakinleştirir. Sonra ibadet ve tefekkür, renkler gibi kalbe düşer. İşte o zaman insanın iç âleminde bir ebru oluşur. Deseni önceden tam bilinmez. Çünkü kader gibi, ebru da sürprizlidir. Fakat usta el ve temiz niyetle ortaya çıkan her desen, hikmet taşır…

Letafet Hanım’ın ifade ettiği “analiz ve sentez yöntemiyle bu sanatın farklı materyallerle ve zeminlerde geliştirilmesi” düşüncesi, tasavvufî açıdan da manidardır. Çünkü hakikat tek bir kalıpta kalmaz. Su aynı sudur; ama bazen bardakta, bazen ırmakta, bazen yağmurda görünür. Sanat da böyledir. Gelenek köktür; çağdaşlık ise dal. Kökten kopmadan dal vermek… İşte irfanın yolu budur…

Hat, kaligrafi ve minyatürle ilgilenmesi de boşuna değildir. Hat kelamın estetiğidir; ebru ise sükûtun estetiği. Hat konuşur, ebru dinler. Hat çizgidir, ebru dalga. İkisi bir araya geldiğinde söz ve sükût aynı levhada buluşur…

Ramazan’da iftar vakti nasıl ki gün boyu tutulan sabrın bir tezahürüyse, ebruda da kâğıdın suya yatırıldığı an böyledir. O an bir teslimiyettir. Sanatkâr artık müdahale edemez. Kâğıt suya değer ve desen kâğıda geçer. İnsan da secdeye vardığında böyledir; artık kendini bırakır…

Ebru bize şöyle seslenir: Kontrol sandığımız şey aslında sınırlıdır. Biz serpiyoruz, biz niyet ediyoruz; ama şekli veren başka bir hikmettir. Ramazan ise bu gerçeği kalbe nakşeder. Açlıkla, sabırla, sükûtla…

Suyun yüzeyinde açan her çiçek, aslında kalpte açması gereken bir edebin sembolüdür. Renklerin birbirine saygı duyması gibi, insan da diğer insanın varlığına alan açmalıdır. Ebru karışmaz; karıştırılmaz. Her renk kendi hududunu bilir. Bu da Ramazan’ın bize öğrettiği ahlâktır… Erdemdir…

Ezcümle, suya yazılmış bir duadır Ebru. Ramazan ise kalbe yazılmış bir ebrudur. Biri kâğıtta görünür, diğeri insanda…

Suya bırakılan her renk geçicidir; ama o renkten doğan anlam kalıcıdır. Tıpkı insan ömrü gibi…

Vesselam…