Bir kenti sevmek, onu kutsamak değildir…
Bir kenti sevmek, ona dokunmadan seyretmek de hiç değildir…
Yanlış sevilen kentler vardır.
Sessizliği huzur sanılan, suskunluğu erdemle karıştırılan…
Sorulmayan sorularla, itiraz edilmeyen yanlışlarla büyüyen kentler…
Oysa bir kent, insanı konuşmaya çağırmıyorsa;
çocuğun merakı duvara çarpıyorsa, Çocukları kayırıyorsa, Takdir alan almayan diye arkadaşlarında ayırıyorsa…
Deniz sadece manzara, ağaç sadece dekor olmuşsa
orada sevgi değil, alışkanlık vardır…
Kumluca bir hayal olarak duruyor karşımızda.
Suyun ve rüzgârın ve tarihin ve gökyüzünün ve güneşin kenti…
Doğayla mesafesini koruyan değil, yakınlık kuran bir yer.
Yağmalamayan, acele etmeyen, korkuyla yönetilmeyen…
Bu kentte kitap kuyrukları iş arama kuyruklarının yerini alıyorsa
mesele bolluk değil, tercihtir.
Çünkü bir kenti adil yapan şey imkânları değil,
imkânları nasıl paylaştığıdır…
Ama açık konuşalım.
Bu kent; hiçbir şeye karışmayanlarla kurulmaz.
Geçmişiyle yüzleşemeyenlerle,
herkesi düşman bilenlerle,
tek tip olup kendini çoğul sananlarla hiç kurulmaz…
Bir kişiyle de kurulmaz.
Ben bir kişiyim.
Bir kum tanesiyim sadece…
Ama kum taneleri birikmeden ne tepe olur, ne fırtına…
Yanlış sevmekten vazgeçtiğimiz gün başlar her şey.
Kenti susarak değil, sorarak sevdiğimiz gün.
Hayali, temenni olmaktan çıkarıp
sorumluluk haline getirdiğimiz gün…
Bir de kitabın aydınlığı eklendi mi yaşamın aydınlığına…
İşte o zaman
Kumlu ovalar görünür olur.
Bir Kumluca hayali, gerçekliğe doğru yürür…
Bir kum tanesi… Kumlu ovalar… Bir de Kumluca Hayali…
Vesselam…