Günümüz yerel gündeminde en çarpıcı gerçekliklerden biri, etik değerlerin aşınması ve bunun giderek normalleşmesidir. Neredeyse her gün yeni bir yolsuzluk iddiası, yeni bir ahlaki zaaf örneği ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu tablo yalnızca ekonomik ya da idari bir kriz değil; aynı zamanda derin bir etik ve toplumsal çözülmenin de göstergesidir…
Bu çürümenin en dikkat çekici yönlerinden biri, kadınların ve hatta kız çocuklarının bir “özne” olmaktan çıkarılıp bir “meta” haline getirilmesidir. Güç ve çıkar ilişkilerinin merkezinde, insan onurunu hiçe sayan bir yaklaşımın yer alması, meselenin sadece bireysel sapkınlıklarla açıklanamayacağını; yapısal bir sorunun varlığını açıkça ortaya koymaktadır… Bu olaylara karışan insanların edepsizliğini, hayâsızlığını ve utanma duygularının olmadığını hafifletmiyorum. Tam tersi olarak bu çürümenin arkasında olup da; “Dik dur eğilme Görele, ya da Uşak seninle” diye meydanlarda olmanın garip çelişkisini ifade ediyorum…
Öte yandan, belediyelerin mali olarak zayıfladığı, hizmet üretme kapasitesinin düştüğü bir ortamda, bazı yöneticilerin kişisel servetlerini artırmaları ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Kamu kaynaklarının azalması ile bireysel zenginleşmenin paralel ilerlemesi, sistemin temelinde bir bozulma olduğunu düşündürmektedir. Bu durum, yalnızca idari denetim eksikliğiyle değil; aynı zamanda toplumsal tepki mekanizmalarının zayıflamasıyla da ilgilidir…
İlginç bir diğer boyut ise, bu eleştirilerin önemli bir kısmının bizzat aynı siyasi gelenek içinden gelen gazeteciler tarafından dile getirilmesine rağmen, somut bir değişimin ortaya çıkmamasıdır. Bu, eleştiri kültürünün varlığına rağmen, hesap verebilirlik mekanizmalarının yeterince işlememesiyle açıklanabilir… Ayrıca bu sapkınlıkların tümü de halkın paralarıyla yapılması sorunu daha da farklı boyutlara çekiyor… Ve normalleştirilmesini de hiç anlamıyoruz…
Toplumsal düzlemde ise daha kaygı verici bir durum söz konusudur: artan öfke, tahammülsüzlük ve özellikle kadınlara yönelen saldırganlık. Bu, yalnızca bireysel psikolojiyle değil, aynı zamanda kültürel ve sosyolojik bir çözülmeyle ilişkilidir. İnsanların giderek daha kısa vadeli çıkarlar ve haz odaklı bir yaşam anlayışına yönelmesi, etik değerlerin geri plana itilmesine neden olmaktadır…
Bu noktada, söz konusu kuşağın tarihsel arka planı da dikkate alınmalıdır. 12 Eylül sonrası şekillenen toplumsal yapı, kolektif mücadele kültürünün zayıfladığı, bireysel çıkarın öne çıktığı bir zemin oluşturmuştur. Siyasi ve toplumsal mücadele deneyiminden uzak büyüyen bireyler, değer üretmek yerine mevcut güç ilişkilerine eklemlenmeyi tercih edebilmektedir. Bu durum, etik referansların yerini çıkarlara ve hedonizme (Nevşin Mengü buna Dolce Vita diyor) bırakmasına yol açmaktadır…
Yerel yönetimlerde ortaya çıkan yolsuzluklar ve ahlaki sorunlar, yalnızca bireylerin değil, içinde bulunulan sistemin ve kültürel iklimin bir yansımasıdır. Etik değerlerin yeniden inşası; şeffaflık, hesap verebilirlik ve güçlü bir toplumsal bilinç ile mümkündür. Aksi takdirde, bu “isli, sisli, pisli, puslu” süreç yalnızca derinleşecek ve toplumsal dokuda geri dönüşü zor yaralar açmaya devam edecektir…
Ne dersiniz?
Vesselam…