Dayanıklılık sandığımız şey, kuvvetin çokluğu değildir; teslimiyetin derinliğidir. İnsan çoğu vakit sabrı kas gücüyle karıştırır. Oysa hakikî sabır, zamana karşı direnmek değil; zamanın içinden geçmeyi bilmektir. Tasavvuf ehli buna “vakit şuuru” der. Her hâlin bir vakti vardır. Vakti gelmeyen çiçek açmaz; vakti geçen dalda kalmaz…

Kış, zahirde eksilmedir; bâtında toplanıştır. Varlığın geri çekilmesi, yokluk değildir. Bu hâl, bir “halvet”tir. Nasıl ki derviş kalabalıktan çekilip kendi içine yürürse, toprak da kışın kendi özüne yürür. Yaprak susar, dal bekler, renk silinir. Fakat kök zikirdedir…

Bahçeye bakan göz, kışı yoksulluk sanır. Çünkü göz, surete alışmıştır. Oysa hakikat surette değil, sırdadır. Toprağın altında görünmeyen bir ibadet sürer. Kökler, sessiz bir tesbih gibi çalışır. Mikro âlemde hayat, büyük bir vakar ile yenilenir. Görünmeyen amel, en sahih olandır…

İnsan burada yanılır. Varlığını göstermek ister. Konuşarak, üreterek, iz bırakarak… Sanki susarsa silinecek, geri çekilirse yok olacaktır. Hâlbuki tasavvuf der ki: Her susuş kayboluş değildir. Bazı susuşlar nefsi terbiye eder. Bazı geri çekilişler, Hakk’a yaklaşmaktır…

Soğuğa dayanıklı bitki sert değildir; yumuşaktır. Sertlik nefsin sıfatıdır; esneklik ruhun. Sert dal kırılır, eğilen dal kalır. Bitki yaprağından vazgeçer ama kökünden vazgeçmez. Çünkü kök hafızadır. Hafıza, insanın fıtratıdır. Fıtratını kaybetmeyen kaybolmaz…

İnsan çoğu zaman kökünü dışarıda arar: İsminde, makamında, alkışında… Oysa kök içtedir. Kalbin derinliğinde kurulur. İnsan görünür olmaktan vazgeçtiğinde aslında korunur. Geri çekilmek bazen yenilgi değil; edeptir. Zamanın hızına katılmamak, içteki istikameti muhafaza etmektir…

Kış bahçesinde müdahale etmemek bir teslimiyettir. Budamamak, zorlamamak, hızlandırmamak… Çünkü doğa acele bilmez. Onun takvimi Hakk’ın takvimidir. İnsan acele ettiğinde nefsini öne çıkarır; beklediğinde hikmeti görür… Aynı Ramazan ayı gibi…

Bu coğrafyanın insanı kışı bilir. Soğukla yaşamayı öğrenmiştir. Kalın giysiler, ağır yemekler, yavaş günler… Kış insanı içeri çağırır. Çiçek açmasa da kök sarar. Lakin bazı çiçekler vardır ki sabırsızdır: papatya, nergis, erik otu… Bir parça güneşi görünce yüzünü gösterir. Onlar da bize şunu öğretir: Rahmet bazen en soğuk vakitte iner… Ramazan ayı gibi…

Yaban otları ise ayrı bir derstir. Ekilmezler, davet edilmezler. Vakti gelince çıkarlar. Isırgan, labada, kuş otu, arapsaçı, ebegümeci, Dönbaba, sinirli ot, hardal otu, turp otu, su gayazakları, su tereleri… İnsan onlara “yabani” der. Oysa onlar fıtrat üzeredir. Kavga etmezler, ispat etmezler. Sadece var olurlar. Var olmak için çaba sarf etmezler; vakit gelince görünürler…

Bu otları toplamak sadece rızık değildir; şükürdür. Toprağın hâlâ verdiğini görmek, nimeti fark etmektir. İnsan toprağı mal sandığında tüketir; emanet bildiğinde öğrenir…

Belki de hakikî dayanıklılık, ayakta kalmak değil; yere inebilmektir. Secde gibi… Secde en alçak hâl gibi görünür ama en yüksek yakınlıktır. Kışın boş sandığımız toprak doludur. Görünmeyenle doludur… Aynı Ramazan ayı gibi…

Bahar elbette gelir. Fakat bahar, kışı inkâr edenlere değil; kışı sabırla taşıyanlara gelir. Ramazan ayının hikmeti ve irfanı gibi… Kökünü muhafaza edene, vaktini bekleyene, susmayı bilenedir… Aynı Ramazan ayı gibi..

Çünkü her mevsim bir hâl, her hâl bir imtihandır. Kış sabrı öğretir. Bahar şükür etmeyi…

Aynı insanlar gibi, aynı şehirler gibi…

Aynı Ramazan ayı gibi…

Vesselâm.