Deprem, dünyanın var oluşundan bu yana var. Yanardağların bazıları hala aktiftir. Rüzgarlar eser, kuraklıklar olur ve yağmurlar yağar…

Doğal olan bütün bu olaylar, insanlara dokununca “afet” olur. Peki, insanlar biraz da kendileri mi afetlere maruz kalır? Bunu da sorgulamak gerekir.

Bazı bölgelerimizde son haftalarda yoğun yağışlar oluştu. Tabi ki zarar gören insanlarımız oldu. Elbette üzüldük…

Dim Çayı’nda çayın içine kurulmuş işletmeler zarar gördü. Kınık’ta dere yatağına kurulan seralar su altında kaldı. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Soru şu; hala ara ara aktif hale gelen bir yanardağın eteklerine yerleşim yeri kurar mısınız? Kurarsanız sonuçları ne olur?

İlçemizde de benzer afetler yaşandı. Kumluca ve Finike ovası binlerce yıldır dağların arasından akıp gelen yağmur ve sel sularının denize ulaşması ve denizin itmesiyle oluşmuş alüvyon bir ovadır. Doğa zaman içinde kendine denize doğru akacak mecralar oluşturmuş. Gavur çayı, Alakır çayı, Göksu deresi ve daha küçük çapta diğer dereler…

Asıl sorun daha küçük derelerle oluşmuştur. Örneğin Baysı deresi, Üleşik deresi gibi dereler denize ulaşmaz. Her ne kadar Baysı deresi, geçtiğimiz yıllarda Koca kesiği keserek Alakır çayına bağlanmış olsa da yakın zamana kadar ovaya yayılarak denize ulaşırdı.

Çocukluğumdan bilirim. Şiddetli yağışlarda bu derelerin yayılarak denize ulaşmaya çalışırken izlediği güzergahlar vardı. Doğal olarak bu akış sırasında suların bir kısmı toprak tarafından tutulur, kalanı oluşan eğimli arazileri takip ederek ovaya yayılır, denize yakın bazı bölgelerde küçük göletler oluşturur ve denize ulaşmaya çalışırdı.

Peki biz ne yaptık? Sel sularının oluşturduğu bu ovaya şehir kurduk. Sera kurduk. Büyük bir alanı beton ve serayla kapladık. Yetmedi dereleri genişletmemiz gerekirken daralttık, üstüne kafamıza göre köprüler yaptık hatta kapattık. Betonlarla, seralarla, ağaçlarla suyu hapsetmeye çalıştık. Haksız ve hukuksuz kod yükseltmeleri ve kod düşürmeleri yaptık. Kazdık, yığdık…

Su akmak zorunda. Toprak tarafından tutulmayınca daha güçlü akmak zorunda. Bir engelle karşılaşırsa ya birikip göl olacak ya engeli yıkıp daha şiddetli akacak. Karşılaştığı engelleri de yıkacak…

Bir işi zamana bırakmak için kullandığımız bir deyim vardır. “Su akar, yolunu bulur.” Her ne kadar mecazen kullansak da gerçek anlamda da su akıyor ve yolunu buluyor. Üzücü olan bu yol bazen seramız, bahçemiz bazen evimiz, bazen sokaklarımız ve iş yerlerimiz oluyor!

İşte bu noktada binlerce yıldır var olan doğa olayı afete dönüşüyor. Çünkü insanlara zarar veriyor. Doğal afetin sorumlusu doğa olayı değil, bu doğal olaydan bahsettiğimiz sebeplerle zarar gören insan!…

Madem durum bu, öyleyse ne yapmak gerekir? Tabi ki bu toprakları kullanmaya devam edeceğiz.

Sorun sadece derelerin temizlenmemesi değildir. Derelerin neden ve nasıl kirletildiği daha öncelikli sorundur.

Asıl sorun ise suyun akış yollarının yetersiz hale getirilmesidir.

Öncelikle herkeste acilen farkındalık oluşmalıdır. Kişiler bencillikten, tamahkarlıktan sıyrılmalıdır. İnsanlar hem kendini hem komşusunu hem kentlisini gözetmeye başlamalıdır. Bir karış fazla toprak edineceğim derken, kendisi için veya komşusu, paydaşı için hangi zararlara ve acılara yol açtığını görmelidir. Mümkünse öncelikle kendini ve etrafını düşünerek hareket etmeli, sonra kurumlardan destek beklemelidir.

Elbette konu ile ilgili kurumlar da harekete geçmeli, ülke genelinde gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı ve uygulanmaya başlamalıdır. “Acıları yerinde paylaşmak, geçmiş olsun dileklerini iletmek insanidir ama çözüm değildir!”

Çözümleri ve aşamalarını daha somut olarak ele alabiliriz. Ancak, üç aşağı beş yukarı herkes bilmektedir.

İnsanın varlığıyla afete dönüşen doğal olaylar, yine insanın aklı ve vicdanıyla en az yıkım oluşturacak duruma getirilecektir. Bugün sel olur, hortum olur; yarın kuraklık olarak karşımıza çıkabilir. Öngörülü yaklaşımlarla çözüm odaklı projeler ve kurallar planlanıp, hayata geçirilmelidir.

Doğal olan doğa olaylarıdır. İnsanın olduğu yerde afete dönüşür…

Esenlikle kalın…