Bu şehrin bir “Şehr’ül Emini” yok demiştim…
Hâlâ yok. Çünkü bir şehir, kendini yönetenlerin aynasıdır; aynaya baktığımızda ise gördüğümüz şey, çelişkilerle dolu bir yönetim anlayışıdır… Sağa sola savrulmuş ilkesi, duruşu ve bir bütünlüğü olmayan bir savruluş…
Ormanlar yanıyor… Günlerce, haftalarca… Belediye hoparlörlerinden günde on kez aynı anons yükseliyor: “Açık alanda ateş yakmayın.” Kaymakamlık da eksik kalmıyor, aynı uyarıyı yineliyor. Peki ya şehrin yöneticisi? O, bu uyarıların gölgesinde mangal başında poz vermekte bir beis görmüyor. Demek ki bu şehirde yangın sadece ormanda değil; akıllarda da bir duman var…
Esnaf can çekişiyor. Küçük işletmeler, zincir marketlerin gölgesinde ayakta kalmaya çalışıyor. Ama ne hikmetse, o zincirlerin açılış kurdelelerini kesen yine aynı irade. Bir yanda “yerel esnaf” söylemi, diğer yanda büyük marketlerin alkışlı açılışları… Bu nasıl bir denge, bu nasıl bir samimiyet?
Şehir betonla boğuluyor. Nefes alacak alanlar birer birer yok olurken, yeni yapıların temelleri “hayırlı olsun” dilekleriyle atılıyor. Yeşilin yerini gri alırken, yönetenler bu dönüşümü bir başarı hikâyesi gibi sunuyor. Belki de mesele gerçekten budur: Başarıdan ne anlaşıldığı da…
Ve geldik 1 Mayıs’a…
Hani şu emekçinin günü olan… Hani alın terinin, mücadelenin, dayanışmanın simgesi olan gün… Faşizme, Emperyalizme, Şovenizme ve dolayısıyla Kapitalizme karşı olunan o gün…
Bu şehirde nasıl kutlanıyor dersiniz?
Önce acı biber yarışması. Ardından bir konser…
Evet, yanlış okumadınız…
Demek ki bu şehirde emek; biraz acı, biraz eğlence, biraz da gürültüden ibaret sanılıyor. Oysa emek; sabahın köründe seraya giren işçinin sessizliğidir. Emek; inşaat iskelesinde hayatını riske atan ustanın teridir. Emek; belediyenin en görünmeyen köşelerinde çalışan insanların görünmeyen yüküdür…
Ama belli ki bunlar, kürsüden bakınca görünmüyor…
Bir insan, birazcık “insan” olabilmişse; böylesi günlerde durup düşünür. “Bugün neyin günü?” diye sorar. “Bu şehirde kimler yaşıyor, neye değer veriyor?” diye kendine hesap verir. Ama görünen o ki, bu sorular sorulmuyor. Belki de sorulmak istenmiyor.
Çünkü cevaplar rahatsız edici olabilir…
Bir belediye, herkesin belediyesi olmak zorundadır. Ama bunun yolu sadece asfalt dökmekten, bina açmaktan geçmez. Bunun yolu, o şehrin ortak değerlerine saygı duymaktan geçer…
Hele ki 1 Mayıs gibi bir günde… En azından bir günlüğüne bile olsa, emekten yana bir söz söyleyebilmekten geçer…
Ama biz ne görüyoruz?
Acı biber… Konser… Ve arada kaybolmuş bir anlam…
İnanın, bu tablo karşısında taş olsanız erirsiniz. Ama belli ki bazıları taş olmayı tercih ediyor…
Şimdi şu soruyu sormak gerekmez mi?
Bu mudur bir şehri yönetmek?
Bu mudur emekçiye verilen değer?
Bu mudur “herkesin belediyesi” olmak?
Cevabı ben vermeyeyim…
Çünkü bu soruların cevabı, artık yönetenlerde değil…
Bu şehirde yaşayanların vicdanında…
Vesselam…