Bir kenti sevmek, ona romantik bir hayranlık duymaktan ibaret değildir. Kent sevgisi, o kentin geçmişiyle, bugünüyle ve olası geleceğiyle sorumluluk ilişkisi kurabilmeyi gerektirir. Kentler yalnızca fiziki yapılardan oluşmaz; yaşanmışlıkların, ortak acıların, sevinçlerin ve unutulmuş deneyimlerin birikmesiyle oluşan toplumsal hafızanın mekânsal karşılıklarıdır. Bu nedenle bir kentin gerçek niteliği, binalarının yüksekliği ya da bütçesinin küçüklüğü ya da büyüklüğüyle değil; sanatla, kültürle, bilgiyle ve bilimle kurduğu ilişkiyle anlaşılabilir.

Bu tür kentlerde kütüphaneler sessizdir; ancak suskun değildir. İçlerinde itiraz, merak ve farklı hayatlara açılan düşünsel pencereler barındırır. Okuyan ve sorgulayan bireyler, başkalarının yaşamına hoyrat davranmaz; kendi düşüncelerini mutlaklaştırma eğiliminden uzak durur. Dolayısıyla adalet yalnızca hukuki mekanizmalarla değil, bireylerin zihin dünyasında başlar…

Eğitim, bu bağlamda yalnızca geleceğe yapılan bir yatırım değil; bugüne duyulan bir saygı biçimidir. Üniversiteler, gençleri hayattan koparan geçici bekleme alanları değil; hayatı anlamaya durulan düşünsel eşiklerdir. Diplomanın itaat üretmediği, bilginin sus payı olarak görülmediği yerlerde eğitim, bireyin özgürleşmesine katkı sunar. Öğretmenlik ise müfredatı yetiştirme kaygısının ötesinde, öğrencinin merakını fark edebilme ve onu besleyebilme sanatına dönüşür…

Çocukların soru sormaktan çekinmediği, yanılmanın ayıp sayılmadığı eğitim ortamlarında korku değil özgürlük gelişir. Ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini öğrenen bireyler, tek bir fikre mahkûm edilmez. Tek tip düşünce biçimleri, kentlerin kültürel ve zihinsel düşmanıdır; çünkü çoğulculuğun olmadığı yerde gelişim de mümkün değildir…

Bilimsel özgürlük, bu bütünün ayrılmaz bir parçasıdır. Bilim, yalnızca akademik kurumların duvarları arasında var olan soyut bir etkinlik değil; gündelik hayatla doğrudan ilişki kuran bir düşünme biçimidir. Tarımdan kent planlamasına, eğitimden afet yönetimine kadar birçok alanda bilimin özgürce konuşabildiği kentlerde, sorunlar kader kavramıyla geçiştirilmez. Depremler, seller ve diğer felaketler yalnızca yas tutulacak olaylar olarak değil, ders çıkarılması gereken ortak deneyimler olarak ele alınır…

Toprak, su ve mekân bir hafızaya sahiptir. Bilimsel bilgi bu hafızayı anlamaya ve geleceği daha güvenli kurmaya yardımcı olur. Bilim insanlarının susturulmadığı, eleştirinin tehdit olarak algılanmadığı toplumlarda, bilgi yukarıdan aşağıya dayatılmaz; birlikte üretilir. Bilimsel özgürlük her zaman konforlu değildir; ancak uzun vadede toplumu koruyan temel bir güvence işlevi görür.

Sonuç olarak kültür, sanat, tarih ve bilim olmadan kent olamaz. Kentler, beton yığınları değil; empati kurabilen, hafıza geliştirebilen ve ortak yaşam bilinci oluşturabilen toplumsal organizmalardır. Bilginin küçültmediği, aksine bireyi yerine yerleştirdiği; bilimin vicdanla birlikte yürüdüğü kentler mümkündür. Bir kenti sevmek, onu bu değerler temelinde savunmayı ve dönüştürmeyi göze almakla başlar…

Bu arada duyarlı Kumlucalı gençlerden oluşan bir grup ziyaretime geldi… Sanat, kültür, edebiyat, fotoğraf ve belgesel sinema ile uğraşan bu arkadaşlar, bir platform oluşturarak bir araya gelmek ve ürettikleri sanatsal yapıtları paylaşmak ve bir sohbet ortamında bir araya gelmek isterler… Çok anlamlı ve isabetli gördüğüm bu platformun çalışmalarını da yakından takip edeceğimi buradan haykırmak isterim… Arkadaşlara da; çıktıkları yolda başarılar dilerim…

Vesselam…