Bertolt Brecht’e atfedilen bir söz vardır. “Adaletin olduğu yerde kahramanlığa gerek olmaz.”
Bu cümle, bir ahlak çağrısı değildir. Şunu söyler: Sağlıklı bir toplumlarda kurtarıcı figürlere ihtiyaç doğmaz. Çünkü adalet kişilerin inisiyatifine değil, sistemin işleyişine dayanır.
Adalet, hukuk ve kurumlar düzgün çalışıyorsa aslında yaşam sıradanlaşır, üç aşağı beş yukarı eşitlenir. Sıradanlık burada bir erdemdir.
Brecht’in söylediği şey aslında bir sistem eleştirisidir.
Kahraman arayan toplum, sistemi kaybetmiştir.
Normal bir toplumda; yasalar toplumlara göre düzenlenir, hukuk işler, güçler ayrılığı tesis edilir,kurumlar çalışır, yöneticiler hesap verir, yurttaşlar eğitimlidir, denetlenebilirlik vardır. Bunlar sistemin çarklarıdır.
Çarklar çalışıyorsa kimse kurtarıcı aramaz, beklemez.
Adalet işler. Adaletin işlediği yerde kimse hak aramak için bağırmaz, torpil kovalamaz, güçlüye sığınma gereği duymaz, tanıdık aramaz!
Sadece işini hakkıyla yapan insanlar vardır.
Ancak çarklardan biri ya da bir kaçı çöktüyse:
İnsanlar kişilere umut bağlar.
“Bizi biri kurtarsın” psikolojisi başlar.
Liderler efsaneleştirilir.
Mucize aranır.
Yardım beklenir.
Ve, bir takım figürler türer. Boşlukları doldurur. Bireylerin umutlarını sömürür.
Bu aşamada daha büyük bir tehlike vardır:
Kahraman(!) hikâyeleri insanı rahatlatır. Herkes kendine arka çıkacak, destek verecek, işini görecek birilerini aramaya başlar. Arayan da iyi veya kötü bulur.
Bu durum beraberinde; yurttaşı pasifleştirir, sorumluluğu devreder, eleştiriyi bastırır, otoriteyi kutsar!
Artık eleştiri yok, otorite vardır.Yurttaş değil, tebaa vardır.
Artık adalet değil sadakat ölçülür.
Hak, yerini ilişkiye devreder.
İlke, yerini biate…
Ve geçmiş olsun!..
Adaleti kaybeden toplumlarda yalnız kurumlar değil, vicdan da parçalanır. İnsanlar güçlüye yanaşır, tanıdık arar, kendi küçük adaletlerini üretmeye başlar. Efsaneleşen mafyatik yapılar oluşur. İnsanların umutları bu meşru olmayan yapılara bağlanır ve aynı yapılar tarafından örselenir. Çünkü sistemin yapması gerekenleri gayri meşru aktörler üstlenir. Şiddet, kargaşa, acılar, travmalar oluşur.
Devletin sağlayamadığı güveni çeteler sağlar.
Hukukun veremediği tatmini şiddet verir.
Toplum yavaş yavaş etik zeminini kaybeder.
Daha derin bir kırılma şurada başlar.
Toplumlar adaleti kaybettikçe, insanlar bu dünyadan umudu keser, öbür dünyaya aktarır.
“Bu dünyanın ahireti de var. Orada hesaplaşırız!” düşüncesini içselleştirir.
Tabi hesaplaşma duygusu yıllarca içine oturur. Çok da masum değildir. İçine oturan hesaplaşma duygusu bastırılmış öfke olarak birikir. Ahireti bile bu bastırılmış öfkeyle beklemeye başlar. Bu bekleyiş duygusal bir yüktür. Adaletsizliği kabullenir, pasifliği kutsallaştırır.
Adaleti ahirete havale eden toplum, dünyayı kaybeder!
Adalet; sistemin toplumu ve bireyleri koruma, toplumsal yaşam içindeki eşitliği sağlama, ödül ve cezalarla vicdanları rahatlatma mekanizmasıdır.
Sistemin ta kendisidir. Adalet için kahraman aranıyorsa, bu arayış arıza göstergesidir.
Arayış çoğalmışsa sistem çalışmıyordur!..
Kahramanlara ihtiyaç duymak talihsizliktir!
Toplumlarda aslolan; işini layıkıyla yapabilmek, bulduğu bir değeri sahibine teslim edebilmek, trafikte başkalarına yol verebilmek, ayrıcalık istememek, sırasını bekleyebilmek, problemleri bağırıp çağırmadan çözebilmek, başkalarının hakkını gözetebilmek, kendi hakkını meşru yollarla alabilmek, tüm canlıların farkında olabilmek, çevresini temiz tutabilmektir!…
Adaletli toplumlarda kahramana ihtiyaç duyulmaz, bilinçli yurttaş olmak yeterlidir.
Yuttaşlık, adaletli olabilmek, toplumsal ve yasal kurallara uyabilmektir!…
Genel hatlarıyla ele aldığım bu konu bir çoğumuzun gündelik hayatında karşılaştığı bir tablodur.
Siyah beyaz çizdiğimiz tablo nasıl daha uyumlu daha huzur veren renklere bürünür?
Akıl, bilinç, sorgulama, özgüven, empati, cesaret, duruş…
Esenlikle kalın!..