Bir kenti anlatmak bazen bir aynaya bakmak gibidir...
O aynada sadece binaları, sokakları, kalabalıkları değil; vicdanı, sessizliği ve suskunlukla büyüyen yaraları da görürsünüz… O kentin aynasından geçen çocuklarını, gençlerini, kadınlarını, yaşlılarını ve hayvanlarını da görürsünüz…
Her yıl yapılan bir şenlik… Adı “Yörük Festivali…” Kulağa ne kadar da masum, ne kadar da köklü geliyor. Oysa sahnenin arkasında başka bir hikâye var. Hayvanların acı çektiği, korkunun eğlenceye dönüştüğü, canın bir gösteri malzemesi haline getirildiği bir hikâye… İnsan kalabalığı coşarken, bir canlı titriyor. Alkışlar yükselirken bir başka canlı kaçacak yer arıyor…
Ve en acısı, bütün bunların ortasında çocuklar var…
Onlara “geleceğimiz” diyoruz ama ellerine oyuncak yerine tüfek tutuşturuyoruz. Kulaklarına ninni yerine silah sesleri bırakıyoruz. Şiddetin normalleştiği bir sahnede büyüyen bir çocuk, dünyayı nasıl algılar?
Merhameti nasıl öğrenir?
Canın kutsallığını kimden duyar?
Bir belediye başkanından: Toplumsal yaşamı bir bütün olarak görmesi ve bu gerçekliğe göre tutum geliştirmesi beklenir... Bazen en büyük sorumluluk, göz yummamaktır. Çünkü seyirci kalmak da bir tercihtir. Ve bazı tercihler, bir kentin karakterini belirler…
Çocukluğumuz…
Ebeveynlerimiz…
Yaşadığımız çevre…
Bunların hepsi yaşamımızın ilk taslağını çizer. Korkularımızı, cesaretimizi, sevgiyi alış biçimimizi orada öğreniriz. Şiddetin sıradan olduğu bir yerde büyüyen bir ruh, ya o şiddeti yeniden üretir ya da ömrünü ondan kaçmaya harcar…
Ama mesele burada bitmez…
Çünkü yaşam dediğimiz şey, geçmişte donmuş bir hikâye değildir. O, bugünden yarına doğru uzanan canlı bir çizgidir. Biz yürüdükçe şekillenen, biz değiştirdikçe dönüşen bir yol…
Geçmiş, arkamızda bıraktığımız bir yük değil, çoğu zaman önümüzde duran bir gölgedir. Kaçtıkça büyür, yüzleştikçe küçülür. Onunla ne yapacağımız ise bizim seçimimizdir…
Bir kent de böyledir aslında…
Kendi geçmişini ya kutsallaştırır ya da sorgular. Ya hatalarını tekrar eder ya da onlardan öğrenir. Ya çocuklarına korkuyu miras bırakır ya da cesareti öğretir…
Aidiyet dediğimiz şey, sandığımız gibi geçmişe bağlılık değildir. Asıl aidiyet, nasıl bir gelecek kurmak istediğimizde saklıdır. Çünkü insan da kent de, her gün yeniden inşa edilir… Acının eğlenceye dönüştüğü bir kalabalığın mı, yoksa merhametin sessiz ama güçlü direnişinin mi?
Yazarın dediği gibi: “Bütün dünyayı dolaşabilirsiniz ama sonunda kendinize dönmek zorundasınız.”
Ve o dönüşte karşınıza çıkacak olan şey, sadece bireysel bir benlik değil… Aynı zamanda yaşadığınız kentin, sustuğunuz anların ve görmezden geldiklerinizin toplamıdır…
Bir kent, ancak insanları kadar vicdanlıdır…
Ve bazen en büyük değişim, bir kişinin “bu doğru değil” demesiyle başlar…
Vesselam…