Spinoza'nın işaret ettiği gibi, insan doğanın dışında değil içindedir. Ancak kendisini ayrıcalıklı görmek ister. Bu nedenle doğaya anlam, amaç ve ahenk yükler. Oysa doğanın uyumu da yıkımı da aynı zorunluluğun parçalarıdır… Kendi renginin ahengidir… Benim doğayla kurduğum ilişkinin esası budur…
İnsan diğer canlılardan farklı olarak yalnızca bedenden değil, anlamlardan da yapılmıştır. Cümlelerden, harflerden, öykülerden ve dolayısıyla da şiirden dokunmuştur… Kendisini en çok, kaybolmayı göze aldığı yerde bulur. Kök salmak ise yalnızca bir yere yerleşmek değil, dünyayı büyülü ve canlı bir bütün olarak görebilmektir…
Doğa kendi yolunda ilerler. Türler ortaya çıkar, değişir ve yok olur. İnsanın bir gün ortadan kalkması doğanın sonu değil, evrimin uzun hikâyesinde sıradan bir durak olacaktır…
İnsanın asıl mücadelesi doğayla değil, çoğu zaman kendi içindedir. Kendi karanlığını tanımayan kişi, onu başkalarına yükler. Şüphelerini gerçek, öfkesini hakikat, korkularını kanıt sanır. Böylece dış dünyayı değil, kendi yankısını dinlemeye başlar… Ki, ilişkilerinde de bunların yansımasını yaşar…
Sürekli "Sen kimsin?" diye soran kişi, aslında cevaplayamadığı "Ben kimim?" sorusunun etrafında dolaşmaktadır… Bu alanda ya sırra kadem basar ya da ayna olur…
Spinoza'ya göre özgürlük, doğaya hükmetmek değil; hem doğanın hem de kendi tutkularımızın işleyişini anlayabilmektir. Bilgelik ise evrenin merkezinde olmadığımızı kabul ederek, büyük bütün içindeki yerimizi kavrayabilmektir… Orası ise en kıymetli mekândır, aynadır, düşünçedir…
İnsan ancak o zaman kendi sesinin gürültüsünden kurtulur ve gerçekliğin sesini duymaya başlar…
Ancak insanın asıl savaşı doğayla değil, kendisiyle yaşanır. Çünkü insan yalnızca dış dünyaya değil, kendi iç dünyasına da yabancılaşabilir… Yine burada Spinoza’ya sığınıyorum; Spinoza tutkuların kölesi olan insanın özgür olmadığını söyler. İnsan çoğu zaman kendi nedenlerini bilmeden davranır ve sonrasında davranışlarına gerekçeler üretir. Kendi ruhsallığının karanlık bölgelerini tanımayan kişi, onları başkalarının üzerine yansıtır…
Böylece kötülük hep dışarıdadır… Tehdit hep ötekidedir… Suçlu hep başkasıdır…
Kişi kendi içinde taşıdığı hüsranı, kıskançlığı, öfkeyi ve değersizlik hissini başkalarının suretine yerleştirir. Sonra da o suretle savaşmaya başlar… Bu dizeler sanki bugünü yansıtıyor… Bilmem size de öyle geliyor mu?
Bilmediği yerde şüphe üretir… Şüphesini kanıt sayar… Kanıtını gerçeklik ilan eder…
Gerçeklik ise giderek onun zihninin yankı odasına dönüşür… Bu durumda insan artık dünyayı görmez; yalnızca kendi sesini duyar…
Dışarıdan gelen her veri, içerde kurulmuş hikâyenin hizmetine sokulur. Böylece kişi kendisini doğrulayan sonsuz bir döngü yaratır… Yine, Spinoza'nın "edilgin duygular" dediği şey tam da budur…
İnsan artık hakikatin değil, tutkularının yönetimindedir… Öfke öfkeyi doğurur… Kibir kibri be Oysa özgürlük, Spinoza'nın düşündüğü anlamda, doğanın dışına çıkmak değildir. Özgürlük, doğanın zorunluluğunu anlamaktır. Kendi tutkularımızın kökenini görebilmek, bizi yöneten görünmez nedenleri tanıyabilmek ve gerçekliğe kendi yankımızın ötesinden bakabilmektir…
Vesselam…