İnsanlık tarihinin en tuhaf çelişkilerinden biri, birbirine en çok benzeyen insanların bazen birbirlerine karşı en sert düşmanlıkları beslemesidir. Aynı mahallede büyüyenler, aynı yoksunlukları yaşayanlar, aynı kaygıları paylaşanlar, hatta çoğu zaman aynı ideallere farklı yollardan ulaşmaya çalışanlar, bir süre sonra birbirlerini varoluşsal bir tehdit gibi görmeye başlayabilirler. Bugün içinde yaşadığımız toplumsal ve siyasal iklimde de bunun sayısız örneğini görmek mümkündür…

Sorunların kaynağını yalnızca ekonomiyle, siyasetle ya da ideolojik farklılıklarla açıklamak çoğu zaman yeterli olmamaktadır. Çünkü kimi zaman çatışmanın sertliği, anlaşmazlığın gerçek boyutunu aşar. İnsanlar artık fikirlerle değil, kimliklerle mücadele etmeye başlarlar. Karşı tarafın düşüncesini çürütmek yetmez; onun varlığını değersizleştirmek, aşağılamak ve hatta yok saymak arzusu öne çıkar. İşte bu noktada, Carl Gustav Jung'un ortaya koyduğu "gölge" kavramı dikkat çekici bir açıklama sunar…

Jung'a göre insan, kendisinde görmek istemediği özellikleri bilinçdışına iter. Korkularını, öfkesini, hırsını, kıskançlığını ya da güç arzusunu kendi benliğinden uzaklaştırmaya çalışır. Ancak bastırılan bu yönler ortadan kaybolmaz; başka insanların üzerine yansıtılır. Böylece kişi, kendi içinde taşıdığı ama kabul etmek istemediği özellikleri karşı tarafta görmeye başlar. Sonuçta mücadele ettiği şey, çoğu zaman yalnızca karşısındaki insan değil, kendi gölgesidir…

Bugünün toplumsal kutuplaşmalarında bu mekanizmanın izlerini görmek mümkün müdür?

Bir taraf diğerini baskıcı olmakla suçlarken, kendi baskıcı eğilimlerini görmezden gelebilmektedir. Bir kesim karşı tarafı fanatizmle eleştirirken, aynı fanatizmin farklı biçimlerini kendisi sergileyebilmektedir. Adalet talep edenler zaman zaman adaletsizliğe, özgürlük isteyenler zaman zaman özgürlükleri sınırlamaya yönelmektedir. Herkes karşısındakinin kusurlarını büyük bir açıklıkla görürken, kendi kusurlarına karşı dikkat çekici bir körlük geliştirebilmektedir…

Bu durum yalnızca siyasal alanla sınırlı değildir. Sosyal medyada, iş hayatında, aile ilişkilerinde ve gündelik tartışmalarda da benzer bir eğilim gözlenmektedir. İnsanlar birbirlerini anlamaya çalışmaktan çok etiketlemeye yönelmekte, dinlemek yerine hüküm vermekte, sorgulamak yerine saf tutmaktadır. Böylece ortak sorunlar karşısında birlikte çözüm üretme ihtimali zayıflarken, karşılıklı öfke ve güvensizlik büyümektedir…

Oysa Jung'un işaret ettiği asıl mesele, düşmanın dışarıda mı yoksa içeride mi olduğu sorusudur. İnsan kendisiyle yüzleşmeden toplumu anlamakta zorlanır. Kendi öfkesini, korkularını ve önyargılarını tanımadan başkalarınınkini eleştirmek kolaydır. Fakat gerçek dönüşüm, insanın önce kendi gölgesini fark etmesiyle başlar…

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, haklı olduğumuzu kanıtlamaktan önce kendimizi anlamaya çalışmaktır. Çünkü toplumlar da bireyler gibi, yüzleşmekten kaçtıkları sorunları büyütme eğilimindedir. Sürekli dışarıda düşman arayanlar, bir süre sonra içerideki çatlakları göremez hale gelirler. Oysa sağlıklı bir toplum, yalnızca başkalarının hatalarını teşhir eden değil, kendi eksiklerini de cesaretle görebilen insanların omuzlarında yükselir…

Bugün yaşadığımız gerilimlerin önemli bir kısmı, belki de birbirimizden çok farklı olduğumuz için değil; sandığımızdan çok daha fazla birbirimize benzediğimiz için ortaya çıkmaktadır. Ve belki de çözüm, karşı tarafın gölgesine değil, önce kendi gölgemize bakabilme cesaretinde saklıdır… Bu, elbette bütün çatışmaların yalnızca psikolojik unsurlardan kaynaklandığı anlamına gelmez. Gerçek haksızlıklar, çıkar çatışmaları ve siyasi anlaşmazlıklar da vardır… Tıpkı bugünün özetinin özeti gibi…

Gündemimizdeki konulara ve CHP’de olup bitenlere bir de böyle baksak nasıl olur?

Vesselam…