Kapağı siyah sırla örtülmüş turuncu bir daktilo duruyor karşımda. Zamanı taşıyan bir sandık gibi… Tuşlarının her biri bir çağın nabzını tutmuş; ağır, sabırlı, inatçı. Gizli yaşamanın gizine mühürlenmiş bir tanık sanki…
Üzerinde bir adres: İstanbul. Bir de görünmeyen bir zimmet: söylenemeyenlerin yükü…
Hangi bildirilerin doğum sancısına eşlik ettiğini bilmiyoruz ama kesin olan şu ki; nice kelime bu tuşlardan sürgüne çıkmış, nice cümle özgürlüğün kapısını aralamış. Daktilo sadece yazı aracı değildir; disiplinin, direncin ve yalnızlığın somut biçimidir. Piyanoya benzer tuşları vardır ama melodisi insanın içinden geçer: akütak, akütak… Her vuruş bir nabız, her satır bir kader çizgisidir…
Bazen hızlı yazıldığında ritim tutar odanın kalbi. Şaryonun dönüşü küçük bir alkış gibidir; yazılan cümlenin hayata karıştığının işareti. Hangi şiir bu merdaneden doğmuştur bilinmez; ama her kelimenin sırtında bir ter izi, bir uykusuzluk halkası vardır… Derken bir gün:
Bir gece yarısı, perdeler sıkıca çekilmişti. Sokakta ayak sesleri yankılanırken Edibe’nin parmakları tuşlara siper almıştı. Kâğıt beyazdı ama kelimeler siyahtan da karaydı. Yanlış basılan bir harf, kalbin durmasına yetebilirdi. Daktilo o gece sadece yazmadı; nefes aldı, terledi, korktu. Mürekkep şeridi karanlık bir nehir gibi akarken, odanın içinde bir özgürlük tohumu filizlendi… Pastel boyalar renk renk beyaz kâğıdın üzerindeydi. Çiçekler de bas bas bağırıyordu…
Her bildiri bir tuğladır; düşüncenin duvarına örülen sessiz bir yapı taşı. İnsan sustukça eşya konuşur; daktilo da sessizliğe vurulan en samimi tınıdır…
Edibe’ye zimmetli bu makine İstanbul’dan çıktı; Atıf hocaların ellerinden geçerek bana ulaştı. Şimdi tam karşımda duruyor. Yanına bir çiçek koyuyorum; sanki yılların yorgunluğunu biraz olsun hafifletmek ister gibi. “Kendine Ait Bir Oda” belgeselinde, beyaz bir kâğıda yaslanmış hâliyle görünüyordu; sıcak, sevimli ama bir o kadar da özneydi. Bir eşya değil, bir karakterdi… Konuşuyordu…
Benimle şiir konuşuyor bu daktilo… Politika örüyor… Yeraltını ve yeryüzünü aynı cümlede buluşturuyor. Kadın haklarından söz açıyor; patoloji derslerinden, insan bedeninin kırılganlığından dem vuruyor. Bazen bir insanın iç çürümesini anlatıyor, bazen de direncin nasıl kemiğe dönüştüğünü… Derken yine bir gün:
Bir akşamüstü, pencereden içeri sarı bir ışık süzülürken Edibe bir türkü mırıldandı. Daktilo da ona eşlik etti; her heceye bir tuş düştü. Türkü kâğıda geçtiğinde artık sadece bir ezgi değil, yazının hafızasıydı… O türkü, yıllar sonra bile şaryonun metal sesinde yankılanmaya devam etti… Ediyor… Edecek…
Bu daktilo bir yalnızlığın kalesidir belki. Ama aynı zamanda insanın kendine açtığı gizli bir kapıdır. Tuşlarında zaman birikir, mürekkebinde hayat yoğunlaşır. Her harf, bir insanın dünyaya attığı küçük bir çentiktir… Yine bir gün:
Bir gün Edibe kelime yazmadı. Sadece boş kâğıda baktı. Daktilonun tuşlarına dokunmadı ama makine onu izledi. O gün yazı değil, sessizlik basıldı kâğıda. Daktilo, sahibinin iç karanlığını ilk kez o gün öğrendi. Sonra yavaşça bir cümle düştü kâğıda: “Bugün içim ağır.” Daktilo anladı ki bazen bir kelime, bir insanı hayatta tutmaya yeter…
Ben soruyorum, o turuncu daktilo ses veriyor. Dumanlı dağların kokusunu getiriyor odama; ıslanan toprağın ruhunu, yağmurun ritmini taşıyor. Her tuş vuruşu bir hatırayı uyandırıyor. Sanki geçmiş, mekanik bir kalple yeniden nefes alıyor…
Şimdi karşımda duruyor; suskun ama anlatmaya hazır. Ben dinlemeyi bildikçe, o konuşmayı sürdürüyor… Daktilonun sapına yerleşen renk mıknatısları da diğer bir hikâyenin parçası haline geliyor… Daktilo da çekeceği kadar rengi için çekiyor… Sarı, mavi, pembe, beyaz ve erguvani…
Ocak aylarının içinden sıyrılıp gelen 14 Ocak gününe mühürleniyor kalbim…
O turuncu daktilo, ruhumun tınılarına gerdan kırıyor…
Vesselam…