Baharın eşiğinde, zamanın nabzı ağırdan alırken, çitlembikler yine içimde eski bir kapıyı aralar. Sanki her nisan, görünmeyen bir kudretin “uyan” emrine icabet ederler; toprağın derinliğinden gelen o sessiz çağrıyı duyar, dallarının ucunda nöbet tutarlar. Yağmurun rahmetini içlerine çeker, ardından güneşin nuruyla yoğrulurlar. İşte o vakit, kahverengiden sarıya, sarıdan puslu bir turuncuya evrilen renkleriyle yalnızca gözlere değil, kalbe de hitap ederler. Çünkü renk dediğimiz şey, belki de varlığın zahirdeki tecellisinden başka nedir ki?
Melengiç derler, bıttım derler, dağdağan diye çağırırlar… İsimler değişir, hakikat kalır. Tıpkı insan gibi: adı, sanı, makamı değişir ama özünde hep aynı arayışın yolcusudur. Çitlembik de böyledir; kimi zaman bir sabun olur arınmaya vesile, kimi zaman kahve olup sohbetlere karışır, kimi zaman bir salataya çeşni… Lakin her hâlinde, dönüşümün sırrını fısıldar:
“Olduğun gibi kalma, başka bir hâle er.”
Özünde insan da bir ağaçtır; kökü toprakta, yüzü semaya dönük. Çitlembik bu hâlin sade bir remzidir. Sert iklimlerde büyür, yoklukla yoğrulur ama yine de filiz verir. Çünkü varlık, yoklukla sınanarak kemale erer. Onun o yaban filizleri, aslında nefsin kabuğunu yaran bir iç uyanıştır. İnsan da kendi içindeki yabanı tanımadan hakikate eremez…
Bir soba başında kavrulurken çıkardığı koku, yalnızca bir hatıra değil, zamanın içimize sinmiş hâlidir. Geçmiş dediğimiz şey, belki de hâlâ içimizde kavrulmaya devam eden bir özdür. Çitlembik, o özün kokusunu taşır; dumanla birlikte yükselen, görünmeyen ama hissedilen bir hatırlayıştır bu. Sanki “nereden geldin, nereye gidiyorsun” sorusunu usulca kulağımıza bırakırcasına fısıldar…
Filizleri… O ince, kırılgan, ekşimsi tat…
İşte hayatın hakikati de biraz böyledir. Ne tamamen tatlı ne bütünüyle acı. Zıtlıkların uyumundan doğan bir lezzet… Yumurtayla buluştuğunda sadeliğin hikmetini anlatır; lorla birleştiğinde kanaatin güzelliğini… Lavaşın arasına girdiğinde ise insanın en yalın hâline dokunur: azla yetinmek, çokta kaybolmamak…
Felsefe der ki, varlık sürekli bir oluş hâlindedir. Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Çitlembik de bunu anlatır: Bir filiz, bir meyve, bir sebze, bir eğlencelik, bir sabun, bir kahve…
Her hâl, bir öncekinin inkârı değil, tamamlanışıdır. İnsan da böyledir; her yaş, bir öncekini silmez, aksine derinleştirir. Olmak, bir yolculuktur; varmak değil…
Belki de bu yüzden, çitlembik bana her bahar aynı şeyi söyler:
“Sen de değiş, sen de dönüş… Ama özünü unutma.”
Çünkü hakikat, ne tamamen toprağa ait ne de bütünüyle göğe…
Hakikat, ikisinin arasında, tıpkı bir çitlembik dalında filizlenen o incecik hayat gibi, titreşip duran bir sırdır…
Vesselam…