Elimde Sabahattin Ali’nin “Değirmen” adlı kitabı var…

173 sayfadan ve 11 öyküden oluşuyor bu kitap…

Biliyorsunuz İğneli Fıçı’da zaman zaman kitap yazıları da yazıyorum… Ve bu yazıların da etkisini görüyorum. Çoğu okurum bu kitaplardan da ediniyorlar, bana da “teşekkür ediyoruz” diyorlar…

Sabahattin Ali, yalnızca insan ruhunun derinliklerine açılan bir kapı değil, aynı zamanda Türkiye'nin toplumsal yapısının, taşra ahlakının ve ikiyüzlülüğünün de güçlü bir aynasıdır. Bu aynada en çarpıcı akislerden biri ise kuşkusuz "Bir Skandal" öyküsüdür. On beş bölümden oluşan bu uzun hikâye, yalnızca bir kasabanın iç yüzünü değil, insanın değişmeyen zaaflarını da gözler önüne serer…

1930'lu yılların başında bir Anadolu kasabasına gelen genç öğretmen, çevresini dikkatle izler. Gördükleri karşısında susmayı seçmez. Çünkü susmak, çoğu zaman kötülüğe ortak olmaktır. Kasabanın kökleşmiş ilişkilerini, küçük çıkar hesaplarını, dedikodularla örülmüş görünmez duvarlarını fark eder. Ve bunları dillendirmeye başlar. Her zaman gerçeklerden korkan bir avuç zümre vardır… Fakat taşrada gerçek, çoğu zaman hoş karşılanmaz; çünkü gerçekler, rahat koltukları huzursuz eder…

Sabahattin Ali'nin kaleminde taşra, sadece bir mekân değildir; aynı zamanda bir ruh hâlidir. Daralan, kuşatan, insanı kendine benzetmek isteyen bir iklimdir. "Bir Skandal"da bu iklim, dedikoduyla beslenir, iftirayla serpilir. Kasabanın asıl düzeni, yazılı kurallarla değil, fısıltılarla kurulur. Bir insanı yüceltmek ya da yerle bir etmek için mahkeme kararına ihtiyaç yoktur; birkaç kahve sohbeti, birkaç kötü niyetli cümle yeter de artar bile…

Bu yüzden, bir şehre sonradan gelen herkes biraz yabancıdır. Yabancı olmak ise yalnızca başka bir yerden gelmek değildir; başka türlü görmek, başka türlü düşünmek, başka türlü konuşmaktır. Hele ki gördüklerini yazıya döküyorsanız, yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkarsınız. O anda, yerleşik düzenin huzurunu kaçıran birine dönüşürsünüz…

Dün olduğu gibi bugün de değişen pek az şey vardır. Bir kente dışarıdan gelen, onun güzelliklerini olduğu kadar aksayan yanlarını da daha net görür. Çünkü alışkanlık, en büyük körlüktür. İçeride olan, çoğu zaman çatlağı fark etmez; dışarıdan gelen ise duvardaki yarığı hemen görür. Fakat o yarığı işaret ettiğiniz anda, sorunun kendisi değil, onu dile getiren kişi tartışılmaya başlanır…

İftiranın tarihi yoktur; yalnızca dili değişir. Bir zamanlar kahvehane köşelerinde fısıldanan sözler, bugün ekranlarda, sosyal medyada, kapalı gruplarda dolaşır. Ama özü aynıdır: Gerçeği söyleyen kişiyi yalnızlaştırmak, itibarsızlaştırmak, susturmak… Her zaman kentleri bir avuç “Kent Oligarkları” yönetir… Her zaman da ellerinde avuçlarında hazır yalanları vardır… Rakı masalarında kurdukları o rahat düzeni sürdürmek için yal yalayan, yalakları ve yalakaları bulunur… Okumuş, cahil fark etmez… Herkes o yalaktan nasiplenmeye çalışır…

Sabahattin Ali, bu insanlık hâlini yıllar öncesinden büyük bir berraklıkla görmüştü. Çünkü o, yalnızca hikâye anlatmıyordu; topluma da teşhir ediyordu. Onun kahramanları kurmaca olsa da, yaşadıkları son derece gerçekti. Belki de bu yüzden hâlâ günceldirler. Çünkü kasabalar büyümüş, şehir olmuş; ama taşralılık çoğu zaman zihniyet olarak yaşamaya devam etmiştir…

Bir yere sonradan gelmek, bazen orayı en iyi görebilme ayrıcalığıdır. Ancak bu ayrıcalığın bir bedeli vardır: yanlış anlaşılmak, dışlanmak, hatta hedef hâline gelmek. Yine de yazmak, bütün bunlara rağmen hakikatin yanında durmaktır. Çünkü kalem, bazen bir savunma aracı, bazen bir tanıklık, bazen de vicdanın sesidir…

Sabahattin Ali'nin öğretmeni gibi, bugün de bazı insanlar gördüklerini söylemekten vazgeçmez. Onlar bilir ki, asıl skandal gerçeklerin yazılması değil, gerçeklerin üzerinin örtülmesidir…

Vesselam…