Yeni yıla girerken dolaşıma sokulan konular bellidir. Hediye alıp vermekle başlar her şey. Kime ne alınacak, nereden alınacak, pahalı mı ucuz mu olacak… Ardından yemek içmek gelir; masalar konuşur, tabaklar konuşur, kadehler konuşur. Sonra asıl soru belirir: Kimlerle olacağız? Çünkü yeni yıla kiminle girdiğin, kim olduğunun kısa bir özetidir sanki…
Kuruyemişçiler vitrinlerini bir başka dizer. Marketler ışıklarını artırır. Kuyumcular “gelin” demenin daha rafine, daha süslü bir dilini konuşur. Herkes çağırır ama kimse neye çağırdığını tam olarak söylemez. Bir başkalık hâkimdir her yere; normal zamanlarda birbirine tahammül edemeyen insanlar, bir geceliğine aynı masaya oturabilirmiş gibi davranır…
Oysa bir yıl geçip gitmiştir. Nerelerde hangi zulümlerin yaşandığı, hangi çocukların uykusunda korkuyla sıçradığı, hangi anaların sessizce ağladığı bilinir. Ama o gün unutulur. O gün, üç beş saatliğine yeni bir yılın kılıfına girilir. Gerçekler askıya alınır, vicdanlar mont askısına bırakılır. “Bugün bunları konuşmayalım” denir; sanki konuşulmayınca yaşanmamış olacakmış gibi…
Sabah olur. İçki içenler baş ağrısıyla uyanır. Birileri yarı övünç yarı pişmanlıkla “ne dağıttık ama…” diye nida eder. Kimisi gidilen yerdeki kahvaltının peşine düşer; kimisi limonlu soda ile ayılmaya çalışır. Ama asıl ayılması gereken şeyin ne olduğu hiç konuşulmaz. Kimse muhasebeden yana değildir…
“Ben ne yaptım geçtiğimiz yıl?” sorusu pek az zihne uğrar. “Nasıl bir duygunun esiri oldum da bu yılı zil zurna karşılıyorum?” diye soran çıkmaz. Çocuğuma iyi bir baba oldum mu, iyi bir anne olabildim mi, bir insanın kalbini gereksiz yere kırdım mı, susmam gereken yerde sustum mu, konuşmam gereken yerde sustum mu? Bu sorular davetsiz misafir gibidir; kapıdan içeri alınmaz… Girer ise de buyur edilmez…
Bunun yerine dolaşıma sokulan ısmarlama lafların esiri olunur. “Yeni yıl yeni umutlar”, “eskiyi geride bırakmak”, “kendine iyi bakmak”… Cümleler tanıdıktır, içleri boştur. Gerçeklerin üstü ince bir örtüyle kapatılır. Eğlenemesen de eğlenmiş gibi yapmak vardır bu gecenin raconunda… Gidilen yerin ağırlığı konuşulsun yeter; mekânın adı, menünün fiyatı, orada kimlerin görüldüğü… İçerik değil, görüntü önemlidir…
Statüko savaşları da bu gecenin görünmez ama en hararetli cephesidir. Kim nerede, kim kiminle, kim ne giymiş, kim ne içmiş… Bu savaşların hiç ama hiç galibi yoktur. Bilinç zedelenir sadece. İnsan, kendisi olmaktan biraz daha uzaklaşır. Üstelik bu savaşların sonu da yoktur; her yıl yeniden kurulur cepheler, her yıl yeniden dağıtılır roller…
Yeni yıl böyle karşılanır çoğu zaman: Kısa bir sarhoşluk, uzun bir unutma hali. Oysa Zamanın, Anın, İnsan olmanın yaprağı değişirken insanın içinin de değişmesi gerekmez mi? Bir yılın bitişi, bir muhasebe çağrısı değil midir? Nerede eksildik, nerede çoğaldık, hangi hatayı alışkanlık haline getirdik, hangi iyiliği erteledik?
Ama bunlar zor sorulardır. Eğlence daha kolaydır, gürültü daha örtücüdür. O yüzden yeni yıl gecesi çoğu insan için bir yüzleşme değil, bir kaçıştır. Kılıf parlaktır ama içi boş kalır.
Belki de mesele yeni yıla nasıl girdiğimiz değil; yeni yıla neyi taşımadığımızdır. Taşımamamız gereken yükleri, alışkanlıkları, körlükleri… Ve belki de en çok, kendimize söylediğimiz yalanları…
Yeni yıl, gerçekten yeni olsun isteniyorsa, önce dürüst bir sessizlikle başlamalıdır…
Gürültüsüz, gösterişsiz, ama sahici bir sessizlikle…
Bu duygu ve düşüncelerle; Yeni Yılınızı Kutluyor, Sağlıklı ve Umutlu Günler Diliyorum…
Vesselam…