Belki de hayat, kendimizden aldığımız bir intikam değil; kendimize doğru kırılarak çoğalan bir ışığın hikâyesidir. Tek bir hakikatin, sayısız yanılsamaya bölünmesi gibi… Bir ışık huzmesi, kendi saflığında görünmezken, bir kırılmaya uğradığında gökkuşağının tayfına ayrılır…
Ve insan, çoğu zaman o tayf’ın bir rengine tutunup, onu bütün zanneder…
Oysa biz, bir rengin değil; o kırılmanın kendisiyizdir...
Bir zerre kadar küçük olan iç hakikatimiz, bazen bir ömür boyu üzerini örten hikâyelerin altında kalır. Kendimizi sabote ettiğimizi sandığımız her an, belki de o zerre, üzerindeki ağırlığı silkelemeye çalışıyordur. Kum tanesi gibi… Rüzgârla savruluyor sanırız kendimizi; ama belki de biz, çoktan kendi iç çölümüzde yürümeye razı olmuşuzdur…
Aynı hataları tekrar etmek, aynı çıkmazlarda dolaşmak… Bunlar bir zayıflık değil, tamamlanmamış bir hareketin ısrarıdır çoğu zaman. Bilinç, bize bir bütünlük hikâyesi anlatır: “Ben buyum” der. Ama bilinçdışı, o hikâyeyi kabul etmez. O, eksik kalan yeri tamamlamak ister. Bu yüzden insan, kendini en çok kaçtığı yerde bulur…
“Alem zerreden ibarettir” derken, aslında parçalanmışlığı değil; her parçanın bütüne açılan bir kapı olduğunu işaret eder. Bir zerreye dikkatle bakabilen, orada bütün kâinatın izini görebilir. Tıpkı bir damlada denizi, bir nefeste sonsuzluğu sezmek gibi…
İçimizde de böyle bir âlem var…
Bir düşünce doğar, bir ışık gibi. Sonra kırılır. Anlamlara bölünür. Korkulara, arzulara, savunmalara… Her biri gökkuşağının bir rengi gibi belirir. Ama biz o renklerden birine saplanır, onu gerçek sanırız. “Ben buyum” deriz. Oysa biz, o rengin kaynağı olan ışığı unuturuz…
Belki de neşe kaybı, ışığın unutulmasıdır. Heves yitimi, tayf’a hapsolmanın yorgunluğu… Aşırılıklar ise, tek bir renkte ısrar etmenin çarpıklığı, savrulması değil midir?
İnsan kendine bakmaktan kaçındığında, bu kırılmışlığın içinde yaşamaya razı olur. Bilinç, bir sahne kurar; roller dağıtır; anlamlar üretir. Ama perde arkasında, o saf ışık hâlâ oradadır. Sessizce…
Ve bekler.
Bir an gelir; insan durur. Aynı döngünün içinde, aynı duygunun eşiğinde… Ve ilk kez bakar. Gerçekten bakar. İşte o an, kum tanesi artık sadece bir ağırlık değildir; bir işarettir. Zerre, küçüklüğünü kaybeder; sonsuzluğun aynasına dönüşür…
Işık huzmesi yeniden hatırlanır…
Sonra aklından “su gibi aziz ol” lafı geçer…
Ve belki de o anda insan şunu fark eder:
Kendisinden intikam alan biri değildir o.
Kendisini, parçalar hâlinde hatırlamaya çalışan bir bütündür…
Gökkuşağı kaybolmaz. Ama artık insan bilir ki, o tayf’ın ardında tek bir ışık vardır. Ve o ışık, ne dışarıdadır ne içeride…
O, bizzat kendisidir…
Vesselam…