O gün geldiğinde;
Toroslar’ın eteklerinden Akdeniz’e doğru uzanan bu topraklar, yalnızca seraların, portakal çiçeklerinin ve tuz kokan rüzgârların yurdu olmanın övüncünü yaşar...
O gün geldiğinde; göğün yeryüzüne en sade, en çıplak hâliyle dokunduğu bir eşiktir… Dengedir… Terazidir… Eşitliktir…
O gün geldiğinde; Güneş, Kumluca’nın üzerine başka doğar…
Sanki ışık, portakal ağaçlarının arasından süzülürken yalnızca toprağı değil, zamanı da uyandırır…
Ekinoks…
Gece ile gündüzün birbirine denk düştüğü o kadim an.
Ne karanlık üstün gelir ne aydınlık geri çekilir.
Doğa bir anlığına tarafsız kalır; rüzgâr bile yönünü unutmuş gibidir…
Eski çağlarda insanlar bu günü yalnızca izlemekle kalmaz, hissederdi. Çünkü bilirlerdi ki bu denge, sadece gökyüzünde değil, insanın içinde de kurulması gereken bir terazidir…
Kumluca’da sabah…
Güneş, denizin üzerinden ağır ağır yükselirken, seraların camlarında kırılır. Her bir yansıma, çoğalan bir ışık gibi çoğalan bir umudu hatırlatır. Toprak, kışın suskunluğunu üzerinden atar; yeşil, yeniden konuşmaya başlar…
Kumluca’da akşam ise…
Güneş, bu kez kızıl bir vedayla Toroslar’ın ardına çekilir.
Tam o anda, göğün diğer yüzü uyanır…
Ay…
Sessiz, sabırlı ve eski bir tanrıça gibi yükselir ufuktan.
Sanki gündüzün anlattığı hikâyeyi gece tamamlamak ister…
Bu an, yalnızca bir doğa olayı değildir.
Bu, kadim bir buluşmadır.
Helios’un altın arabası ufukta kaybolurken,
Selene gökyüzünün gümüş kapılarını aralar.
İki eski güç, iki ezeli karşıtlık…
Bir anlığına aynı göğü paylaşır.
Kumluca’da bunu görmek için ne saraylara ne de anıtlara ihtiyaç vardır…
Bir tepenin başına çıkmak, bir portakal bahçesinin kenarında durmak ya da sadece denize doğru bakmak yeterlidir…
Çünkü burada gökyüzü saklanmaz.
Olduğu gibi görünür.
Ekinoks, Kumluca’da bir hatırlatmanın önsözüdür.
Her şeyin bir dengesi vardır.
Güneşin yükselişi kadar batışı da gereklidir.
Toprağın uyanışı kadar dinlenişi de…
Ve insan… Ve insanlar arasındaki adaletsizliği de dile getirir mi?
Tıpkı doğa gibi, kendi içinde gece ile gündüz arasında bir yerdedir…
Belki de bu yüzden, 21 Mart yalnızca bir tarih değildir…
Bir çağrıdır…
Dengeye…
Eşitlenmeye…
Ve yeniden başlamaya…
Ve gökyüzüne bakmayı unutan insana, başını kaldırıp hatırlaması için yapılan sessiz bir davettir…
Kumluca’da, o gün…
Güneş doğar, Ay yükselir ve dünya, kısa bir an için kusursuz olur…
Eski çağlarda bu gün, yalnızca bir mevsim dönüşü değil; tanrıların yeryüzüne dokunduğu eşik kabul edilirdi. Mezopotamya’da İnanna yeraltından geri döner, Pers topraklarında ateşler yakılır, doğa yeniden doğarken insan da kendi içindeki kışı geride bırakırdı. Ekinoks, sadece gökyüzünde değil, insan ruhunda da gerçekleşirdi…
Şimdi ise o kadim ateş, İranlılar tarafından yakılıyor bir perdenin sonuna doğru geliniyor…
Kim bilir belki insanlar arasındaki eşitliği de dile getirir ekinoks…
Vesselam…