Değerli okuyucularım bu yazımda da bir kitaptan bahsedeceğim. Adı TEPETAKLAK- TERSİNE DÜNYA OKULU. Yazarı ise Uruguaylı Eduardo Galeano…Elimde Çitlenbik Yayınlarından çıkmış söz konusu kitap bulunuyor… Ne yazmış bir göz atalım:

“İşledikleri cürümlerle muzaffer payesi kazanan generallerin toptan yaptığı işi, kiralık katiller perakende olarak yapıyor…” diye yazar Eduardo Galeano. Bu satırlar, suçun sıradanlaştırıldığı, yıkımın ise başarı olarak ödüllendirildiği bir dünya düzenini tarif eder. Silah satan ülkelerin barış havarisi, doğayı yok eden şirketlerin çevre dostu, bankaların ise ahlak bekçisi sayıldığı bu “tersine dünya”, yalnızca ahlaki bir çöküşü değil, küresel bir iktisadi düzeni de anlatır. Galeano’nun betimlediği bu tablo, Latin Amerika’nın bugün hâlâ içinde debelendiği tarihsel kaderin özeti gibidir…

Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda Galeano, kıtanın yüzyıllar boyunca doğal kaynaklarının dış merkezlere akıtıldığını, geride ise yoksulluk, siyasal istikrarsızlık ve bağımlılık ilişkilerinin kaldığını gösterir. Altın, gümüş, şeker, kauçuk ve nihayet petrol… Damarlar her seferinde başka bir araçla kesilmiş, ama kanın aktığı yön hiç değişmemiştir: kuzeye, sermayenin merkezlerine doğru. Venezuela bu tarihsel şemanın belki de en görünür örneğidir; çünkü petrol, yalnızca bir ekonomik kaynak değil, aynı zamanda jeopolitik bir mıknatıs işlevi görür…

Ancak Antonio Gramsci’nin işaret ettiği gibi, egemenlik yalnızca tankla ve parayla kurulmaz; asıl kalıcı iktidar, rıza üretimiyle, yani hegemonya ile sağlanır. Venezuela örneğinde yalnızca ekonomik yaptırımlar ya da diplomatik baskılar değil, aynı zamanda “başarısız devlet”, “kaos üreten halk”, “otoriter kültür” gibi söylemlerle kurulan bir anlatı da devrededir. Böylece müdahale, sömürü ya da kuşatma değil, sözde bir “kurtarma operasyonu” gibi sunulur. Gramsci’nin deyimiyle, zor aygıtı kültürel ikna ile desteklenir.

Galeano’nun tersine dünyasında suçluların dokunulmazlığı, yalnızca bireysel değil, kurumsal bir nitelik taşır. Çokuluslu şirketler çevreyi zehirlerken, çevre koruma projeleriyle vitrin süsler; finans merkezleri kara parayı aklarken, yoksullara ahlak dersi verir. Venezuela’da yaşanan ekonomik krizin faturası çoğu zaman yalnızca yerel yönetime kesilir; oysa dış yaptırımlar, sermaye kaçışı ve enerji piyasalarındaki manipülasyonlar görünmez kılınır. Böylece sorumluluk yapısal olmaktan çıkar, kültürel ve yönetsel bir “kusur”a indirgenir.

Gramsci’nin “alt sınıfların dağınıklığı” dediği durum burada da karşımıza çıkar: yoksulluk derinleştikçe toplumsal dayanışma zayıflar, insanlar birbirini tehdit olarak görmeye başlar. Galeano’nun sözleriyle, komşu artık bir güvence değil, bir risk haline gelir. Korku, siyasetin asli malzemesine dönüşür. Bu korku, hem dış müdahaleyi meşrulaştırır hem de içerideki otoriter eğilimleri besler; böylece kısır bir döngü oluşur.

Venezuela’daki kriz, yalnızca bir ülkenin yönetim sorunu değildir; küresel sistemin, eşitsiz değiş tokuşun ve tarihsel sömürünün güncel bir tezahürüdür. Galeano’nun kesik damarları hâlâ kanamaktadır; Gramsci’nin hegemonya mekanizmaları ise bu kanamayı “normal”, hatta “kaçınılmaz” gösteren anlatıları üretmeye devam etmektedir. Tersine dünyada adalet, en çok yıkanların; barış, en çok silah satanların; refah ise en çok sömürenlerin dilindedir…

Venezuela bu düzenin istisnası değil, tam merkezinde duran bir örneğidir... Vesselam.