Bir memleketin kaderi yalnızca Ankara’da yazılmaz. Bazen bir seranın içinde, bazen çamura bulanmış bir köy yolunda, bazen de selden sonra suskunlaşmış bir kahvehanede şekillenir. Kumluca da bugün tam olarak böyle bir eşikte duruyor: Ya başına gelenleri “kader” deyip geçecek ya da kaderini konuşmaya cesaret edecek.
Gündem elbette ağır… Ülke siyasetinin sert dili, polemikler, ithamlar, ekranları dolduran tartışmalar… Fakat bütün bu gürültünün içinde Kumluca’nın kendi sesini duyması, duyurması gerekiyor. Çünkü don olayını yaşayan üretici, hortumla serası yıkılan çiftçi, selde yolu kapanan mahalle, yağmur sonrası çamura gömülen sokak; ulusal tartışmaların değil, yerel aklın çözebileceği sorunlarla baş başa…
Son aylarda yaşanan afetler yalnızca tabiatın öfkesi değildi. Aynı zamanda bir birikimin, ihmalin, plansızlığın ve cesaretsizliğin de aynasıydı. Komşu çekme paylarıyla daraltılmış suyolları, çevre kirliliği nedeniyle tıkanan kanallar, insani şartlardan uzak işçi barınakları, bozulan yolların zamanında yapılmaması… Bunlar doğanın değil, bizim meselelerimizdir.
Sorulması gereken soru şu: Kumluca bu meseleleri açık yüreklilikle konuşabilir mi?
“…Sahada gördüğümüz durumdan sonra artık Kumluca’da bazı şeylerin cesurca konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Komşu çekme payları, çevre kirliliği sonucu ortaya çıkan tıkanmalar, insani şartlardan çok uzak işçi evleri vs… Devlet, Belediye, Sivil Toplum Kuruluşları ve en önemlisi Kumluca Halkının temsil edildiği ortak bir platformda bir eylem planı hazırlanıp, acilen gönüllülük esasına göre hayata geçirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde Devlet Kumluca’mızın her tarafını kanallarla, nehirlerle de donatsa bu afetten kurtulma şansımız maalesef yoktur.”
Bu paragrafı AKPARTİ Kumluca İlçe Başkanı Bekir Bey’den izin alarak paylaşıyorum. Ciddiye alınması gereken bir öneri…
Siyasetin dili çoğu zaman ayrıştırıcıdır; fakat yerel meseleler üst kimliklerin değil ortak aklın konusudur. AK Parti ilçe başkanının yaptığı açıklama da, CHP Kumluca İlçe Başkanını Emre Güzelyürek’de “Kumluca’nın haklarını koruruz” vurgusu da aslında aynı ihtiyaca işaret ediyor: Ortak bir zemin var bu açıklamalarda…
Bu zemin bir temenni değil, kurumsal bir yapıya dönüşmelidir. Devlet kurumları, belediye, ziraat odaları, kooperatifler, sivil toplum kuruluşları ve en önemlisi üreticinin kendisi… Aynı masada oturmadıkça, aynı verilerle konuşmadıkça ve aynı hedefe kilitlenmedikçe çözüm üretilemez.
Çünkü mesele yalnızca afet sonrası yardım almak değildir. Mesele, afeti azaltacak bir düzen kurmaktır.
Kumluca tarımla büyüyen bir şehir. Seralar yalnızca plastik örtülerden ibaret değildir; bir ailenin umudu, bir çocuğun eğitimi, bir gencin yarına dair hayalidir. Bu yüzden altyapı planlaması, su tahliye sistemleri, çevre düzeni, işçi yaşam alanları ve denetim mekanizmaları bütüncül bir planın parçası olmak zorundadır.
Cesaret burada başlar:
Hataları konuşabilmekte…
Eksikleri kabul edebilmekte…
Sorumluluğu paylaşabilmekte…
Eğer her afet sonrası yalnızca yaraları sarıp bir sonraki felaketi bekleyeceksek, gerçekten kanallarla donatılmış bir şehir de olsak kurtuluş mümkün değildir. Çünkü mesele suyun akacağı yeri açmak değil, aklın akacağı yolu açmaktır.
Kumluca geleceğini tartışabilir mi?
Evet, eğer bunu bir siyasi rekabet alanı değil, bir ortak vicdan alanı olarak görürse, neden tartışamasın… Kumluca’nın bütün; tarihsel, kültürel, sosyolojik, sanatsal ve eğitimsel sorunlarıyla birlikte şehirleşme sorunlarını da irdeleyen, çözüm önerileri üzerinde yoğunlaşan bir yapı…
Bir platform…
Düzenli toplanan, veriye dayalı çalışan, şeffaf raporlar yayımlayan, gönüllülük esasına dayalı ama yaptırım gücü olan bir yapı…
Sadece konuşan değil, programı olan ve uygulayan bir irade…
Belki o zaman sel geldiğinde yalnızca suyu değil, ihmali de durdurmuş oluruz…
Belki o zaman don vurduğunda yalnızca seralar değil, umutsuzluk da çözülür…
Belki o zaman Kumluca, afetlerle anılan bir ilçe değil; dayanışmasıyla örnek gösterilen bir şehir olur…
Gelecek kendiliğinden gelmez.
Gelecek, konuşulan ve planlanan bir iradenin eseridir…
Kumluca bunu yapabilir mi?
Vesselam…