Şehir, bir yerleşimden önce bir hatıradır…
Bir sokağın sabah serinliği, bakkalın deftere yazdığı borç, pencere önünde büyüyen sardunya, eve düşen güneşin öğleden sonraki eğimi… Bunlar bir şehrin tapu kaydında yazmaz ama insanın ruhuna kazınır…
Ev, içinde yaşadığımız mekândır; fakat yuva, bizi biz yapan ilişkilerin, anıların ve sürekliliğin adıdır… Bu gerçekliği de defalarca yazdım…
Bugün “Kentleşme” adıyla yapılan şey, çoğu zaman mekânın değil, hafızanın yıkımıdır. Daha sağlam, daha yeni, daha pahalı binalar yükselirken; mahalle, komşuluk, gündelik karşılaşmalar ve aidiyet duygusu sessizce göç eder. Yeni bir daireye taşınırız ama eski hayatımızı oraya sığdıramayız. Çünkü hatıralar asansörle çıkmaz, site güvenliğiyle korunmaz, otoparka park edilmez…
Kentleşme, yalnızca betonun yer değiştirmesi değildir; insanın iç coğrafyasında da bir kopuş yaratır. Bu nedenle aslında bir kayıp hikâyesidir ve kayıp yas ister. Fakat dönüşüm o kadar hızlı, o kadar dayatmacı ilerler ki, yas tutmaya fırsat kalmaz. Uyum sağlamak zorunda kalırız. Uyum, burada bir iyileşme değil; çoğu zaman bir uyuşmadır. Sonra bir gün, her şey yerli yerindeyken içimizde açıklayamadığımız bir eksiklik hissederiz: Yuvamız yoktur, sadece evimiz vardır…
Kentleşmenin en büyük çelişkisi de buradadır: Kentleri inşa eden çoğunluk, kentli olamadan kentleşmektedir. Doğayla kurulan bağ kopar, toprağın ritmi unutulur; yerini betonun temposu alır. Arsa, oyun alanı olmaktan çıkar; yatırım aracına dönüşür. Ağaç, gölge değil; manzara engelidir artık. Çeşme susar, market açılır. Mahalle bakkalı kapanır, alışveriş merkezleri açılır; ama orada kimse kimseye “anahtarı bırak” demez… İçinde AVM ve Market geçen bir Halk Müziği eseri de göremezsiniz…
Geleneksel ilişkiler çözülürken yerine tüketim kültürünün hızlı ve yüzeysel bağları yerleşir. İnsan, komşusunu değil markasını tanır. Sokakta karşılaşmak yerine ekranda denk gelinir. Kalabalık artar ama tanışıklık azalır. Kent büyürken insan küçülür; içe doğru daralır…
Oysa şehir, yalnızca binalardan ibaret değildir. Şehir, hikâyedir. Her kapı bir öykü, her pencere bir bakıştır. Şehir, insanın kendini tanıdığı aynadır… O ayna kırıldığında yüzümüz eksilir; şiirde dendiği gibi, “kent aynasından geçerken” biraz daha siliniriz…
Bugün karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca plansız yapılaşma değil; plansız bir hafıza kaybıdır. Geçmişle bağ kuramayan şehir, gelecekle de sağlıklı ilişki kuramaz. Çünkü köksüzlük sadece toprağa ait bir sorun değildir; ruha da sirayet eder.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur:
Biz şehir mi kuruyoruz, yoksa şehir mi bizi kuruyor?
Ve kurduğumuz şehir, insanı yaşatıyor mu, yoksa sadece barındırıyor mu?
Kentleşme, ancak yuva duygusunu koruyabildiği ölçüde insani kalabilir. Aksi halde geriye sadece düzgün cepheli, yalıtımsız ruhlar kalır…
Ve insan, en çok da kendi içinden göç eder…
Tam da buraya başka bir başlık atmam gerekiyor:
HAKAN KOK’UN “YÜZLER ve İZLER”, “DÜNYA HALİ” SERGİSİ
Biliyorsunuz, Hakan kardeşimi yazmış ve onlarca karikatürünü de köşemde paylaşmıştım… Kendisiyle görüştüm… Kumlucalıları sergisine davet ediyor ve şu cümleleri de ilave ediyor:
Değerli Sanatsever Dostlarım,
Yılların içinden süzülüp gelen çizgilerim, nice portreleri dile getirdi…
Kültürden sanata, sinemadan hayata uzanan nice yüzü evinize konuk ettim…
Şimdi bu portreler yerinde duramıyor; tam 12 şehirlik bir yolculuğa çıkıyorlar…
İlk durak mı?
Elbette güneşin, denizin ve sanatın yakıştığı şehir: Antalya… 19. Kişisel Sergimde çizgiler konuşacak, portreler bakacak, ben de “iyi ki gelmişsiniz” diyeceğim…
Bu kalabalıkta beni yalnız bırakmayacağınızı biliyorum; çünkü portreler de sizi merak ediyor…
Sanatla, gülümsemeyle ve biraz da muhabbetle buluşmak dileğiyle…
Vesselam…