Zaman, sanki üç boyutlu bir rüya gibi akar… Dün, bugün ve yarın aynı aynada birbirine bakar. Hakikatte ise zaman tek bir nefes kadardır: “An.” Sûfînin dilinde insan, vaktin çocuğudur; geçmiş pişmanlık, gelecek vehimdir. Gerçek olan yalnızca şu anın emanetidir…

Ertelemek, nefsin ince bir hilesidir. “Sonra” dediğin her kelime, ruhundan bir parçayı geleceğin belirsizliğine rehin bırakır. Oysa Hak, kulunu çağırırken zamanı çoğaltmaz; çağrı her an yeniden doğar. İnsan karar sandığı birçok şeyi aslında korkularına teslim eder. Böylece zaman akarken insan, kendi içinden eksilir…

Yaşanması mümkün olan her duygu, her idrak, her yüzleşme bu hayatta yaşanmalıdır. Çünkü yaşanmayan bilinç, körelir; ertelenen hakikat pas tutar. İnsan bazen başkalarının beklentilerini kendi kaderi zanneder. İçine sinmeyen kabulleri “uyum” diye adlandırır ve farkında olmadan kendi özünden uzaklaşır. Tasavvuf buna, benliğin perdelenmesi der…

Unutma: Üzerine abanılan yükler, sen onları taşıyabileceğini ilan ettiğin anda çoğalır. Kapının mandalı olmayı kabullenen, evin sahibi olduğunu sanamaz. İnsan kendi sınırlarını çizmediğinde, başkalarının haritasında kaybolur…

Erteleme bir alışkanlığa dönüştüğünde, artık zaman değil insan çözülmeye başlar. Kararlar anlamını yitirir, irade bulanıklaşır. Zaman akar; fakat ruh yerinde sayar. Oysa beden bize emanettir; saygı da sevgi de emanet… Emanete ihanet, insanın kendi hakikatini yaralamasıdır…

Bir zaman sormuştum kendime: İnsan yaşadıklarından mı sorumludur, yaşayamadıklarından mı? Sûfî der ki: Yaşayamadığın her hakikat, seni içten içe çağırmaya devam eder. Çünkü ruh, tamamlanmak ister. Her insan kendi seyrini yaşar; ama herkes yürümek zorundadır. Senin ertelediğin yol, başkası için çoktan aşılmış bir menzildir…

Zamanı bereketlendiren şey, saatleri çoğaltmak değil, bilinci derinleştirmektir. Kendini bilen, vaktini israf etmez. Ertelenen her hakikat, bir gün bumerang gibi geri döner ve insanı kuşatır. İşte o an, “gitti” dediğimiz yerde asıl kayıplar başlar; içsel kırılmalar, görünmeyen yaralar doğar…

O gün geldiğinde:

Hayallerin başkenti topraktır…

Toprak; sabrın dili, teslimiyetin öğretmeniydi. Ekip, büyütmek, emek vermek ve hasada durmak… İnsan kendi içini de böyle işlerdi. Umut, gözlerimizin yeşiline düşen bir nişaneydi. Yürekte buluşturduğumuz doğal renk, fıtratın sessiz şahitliğiydi…

Yaşadığımız şehirlerde yapılması gerekenler ertelendikçe bir zihin de ertelenir… Sonrasında da bir şehir, emeği sulara gömer… Emek sulara gömüldüğünde ise yürek çıkması başlar…

Bilmem anlatabildim mi?

Toprak bize ölümü değil, dönüşü öğretirdi. Ölümü ertelemek değil; ölmeden önce dirilmeyi fısıldardı. Tohum toprağa düşmeden başak olamazdı. İnsan da nefsini toprağa gömmeden hakikati de yeşeremezdi…

Vesselam…