Bazı isimler vardır; yalnızca bir isim değil, bir çağrıdır…

Bir kimliği değil, bir istikameti işaret eder. Mehmet Akif Ersoy ismi de böyledir. Bu isim, omuzlara bir sorumluluk yükler: Ahlâk, duruş, istikrar ve hakikate sadakat… Fakat modern zamanların en büyük trajedilerinden biri, insanların taşıdıkları isimlerin ağırlığını unutmalarıdır…

Bugün gazetecilik dediğimiz meslek, ne yazık ki haberle değil görünürlükle, hakikatle değil reytingle, vicdanla değil magazinle ölçülür hâle gelmiştir. Haber merkezleri artık kamuoyunu bilgilendiren yerler olmaktan çok, gösteri sahnesine dönüşmüş durumda. Sunucuların değeri, haberin niteliğiyle değil; ekranda ne kadar “parladıklarıyla” belirleniyor. Güzel olmak, iyi konuşmaktan; popüler olmak, doğru olmaktan daha kıymetli sayılıyor…

Oysa basın, bir süs değil; bir denetim mekanizmasıdır. Gazetecilik, kişisel ihtirasların değil, kamusal sorumluluğun mesleğidir. Ne var ki bu temel ilke unutulmuş, hatta bilinçli biçimde terk edilmiştir. Medya, halkın gözü kulağı olmaktan çıkıp; algı operasyonlarının, trol ordularının ve çıkar ilişkilerinin aparatı hâline gelmiştir. Böyle bir yapıdan haber özgürlüğü doğmaz, halkın haber alma özgürlüğü doğmaz…

Bugün gazetecilik, özellikle yerel ölçekte, ciddi bir kimlik krizi yaşamaktadır… Haber üretmesi gereken merkezler, ilişki yönetim ofislerine; kamu yararını gözetmesi gereken kalemler, reklam pazarlıklarının aracılarına dönüşmüştür. Artık birçok yerde “ne oldu?” sorusu değil, “kim ne der?” endişesi belirleyici hale gelmiştir… Haber yapmanın ve gazeteciliğin omurgası çökmeye yakındır…

Yerelde gazetecilik yapmak zordur; evet. Herkes birbirini tanır, herkes aynı sokaktan geçer. Fakat tam da bu yüzden daha ahlâklı, daha mesafeli ve daha ilkeli olmak gerekirken; tam tersi yaşanmaktadır. Eleştirinin yerini ima, haberin yerini dedikodu, araştırmanın yerini kulis almıştır…

Bir başka sorun daha vardır: Reklam ve haber dengesi. Yerel basında bu denge neredeyse tamamen bozulmuştur. Reklam veren, haberin yönünü; güç sahibi olan, manşetin tonunu belirler hâle gelmiştir. Vermediğinizde görünmez olursunuz, sorduğunuzda “fazla meraklı” ilan edilirsiniz. Bu da gazeteyi, kamu adına soru soran bir kurum olmaktan çıkarıp; güç odaklarının konfor alanına hapseder ki, bu da ciddi etik ve ahlaki sorunları gündeme getirir…

Bu konuda çok sayıda şikâyet vardır. Üstelik bu şikâyetler, çoğu zaman kamuoyunun yakından tanıdığı isimlerden gelir. Ancak kimse açık açık konuşamaz. Çünkü sistem, itiraz edeni dışarıda bırakacak kadar örgütlüdür. Herkes yaşadığını bilir ama dillendiremez. Sessizlik, bir tercih değil; dayatılmış bir mecburiyet hâline gelmiştir…

Gazeteler, bindikleri dalı kesmektedir. Saygınlıklarını kendi elleriyle aşındırmakta, mesleklerine ihanet etmektedirler. Haberle var olması gereken kurumlar, ilişkilerle ayakta kalmaya çalıştıkça; halk nezdindeki güven de hızla erimektedir…

Bir isim, bir meslek ya da bir unvan tek başına hiçbir anlam taşımaz. Onlara anlam katan, ardındaki duruştur. Aksi hâlde, en büyük isimler bile yalnızca boş bir etiket olarak kalır. Ve insan, aldığı ismin yükünü taşıyamadığında; mesele sadece kendisiyle sınırlı kalmaz, temsil ettiği bütün değerler de yara alır… ‘Mehmet Akif Ersoy’ isminin taşıdığı bir ünlem gibi…

Vesselam…