Sıcak… Hem de çok sıcak… Sarı bir sıcak bu…

Hava kıpırdamıyor. Nem kendini iyice hissettiriyor. Buram buram terliyorsunuz. Üzerinizdeki gömlek bir süre sonra bedeninizin ikinci derisi gibi oluyor. Nefes alıp vermek bile zorlaşıyor…

İnsan böyle günlerde gölge arıyor. Bir ağacın altına sığınıyor, bir bardak soğuk suya sarılıyor, akşamın gelmesini bekliyor. Ama doğa için durum biraz farklı…

Bizim için dayanılması güç olan bu günler, doğanın takviminde başka bir anlam taşıyor.

Eyyam-ı Bahur…

Yazın en sıcak günleri… Ben her yıl bu günlerde bahçeye biraz daha dikkatli bakarım. Çünkü bahçe, bu sıcaklarda insana başka şeyler anlatır…

Asmalardaki üzümler son kez buğulanıyor sanki. Güneşin altında renkleri koyulaşıyor, tatları değişiyor. İncirler ağır ağır olgunlaşıyor. Zeytinler, henüz dalında küçücük olsalar da gelecek mevsimin haberini taşıyor…

Bir bakıma doğa, sıcağın içinde çalışmasının en üst noktasına ulaşıyor. Biz terliyoruz. Onlar olgunlaşıyor. Biz gölge arıyoruz. Onlar güneşe dönüyor yüzünü…

Elbette bu yıl işler biraz farklı… Küresel sıcaklık… İklim adaleti…

Aşırı sıcaklar incirleri de zeytinleri de etkiledi. Meyveler küçük kaldı. Doğanın da sınırları var. Sıcaklık bir noktadan sonra bereket olmaktan çıkıp tehdide dönüşebiliyor…

Ama yine de hayat vazgeçmiyor…

Bahçeme bakıyorum; Hiç sulamadığım halde kadife çiçekleri boy vermiş. Biraz da dereotu…

Öyle gösterişli değiller. Öyle büyük iddiaları da yok. Ama toprağın içinden çıkmışlar. Kendilerine bir yer bulmuşlar…

Ve bana, insanın çoğu zaman unuttuğu bir şeyi hatırlatıyorlar:

Doğa, bizim takvimimize göre yaşamıyor.

Biz Ağustos diyoruz…

O ise başka bir şey söylüyor…

Ben bu günlere artık “hasat ayı” diyorum.

Bana ne Ağustos ayından!

Ekinler bu ayda hasat edilir. Üzümler bu ayda olgunluğa yürür. İncirler ağırlaşır. Zeytin gelecek hasadın hazırlığını yapar…

Yeşil zeytin, mevsimin sonunda bidonlara girer… Bahçenin bir köşesinde dereotu çıkar. Başka bir köşede kadife çiçeği açar… Bütün zamanların semizotları ise soğukluk otunun diğer adıdır… Keşke biraz daha soğukluk verseydi…

Börtü böcek için de hayatın en hareketli zamanlarından biridir Eyyam-ı Bahur…

Bizim “çok sıcak” dediğimiz günlerde onların dünyasında büyük bir hareketlilik vardır.

Çiçekler, böcekler, meyveler, tohumlar…

Sabahın en erken saatlerindeki o nem yavaş yavaş girer bitkilerin köküne… Sabahın çiyi işte…

Her biri kendi zamanını yaşar… Her zor koşul, hayatın bütün canlıları için aynı anlama gelmez…

Bize ağır gelen sıcak, bir başkasının yaşam döngüsünün tam ortasına denk gelebilir. Bizim için kuraklık gibi görünen bir bahçe, başka bir canlı için sığınak olabilir…

Biz “bu sıcakta hiçbir şey yetişmez” derken, toprağın altında başka bir hayat hazırlığını sürdürüyor olabilir…

İşte bu yüzden Eyyam-ı Bahur'u yalnızca meteorolojik bir olay olarak görmüyorum: O, bana doğanın sabrını hatırlatıyor…

Doğanın takvimini…

Ve belki de en önemlisi, doğanın kendisini bizden bağımsız olarak sürdürebildiğini.

İnsan kendisini dünyanın merkezine koymaya çok alıştı.

Oysa bir avuç toprağın içinde bile bizden habersiz kocaman bir hayat var.

Bir kadife çiçeği, hiç sulanmadan çıkabiliyor. Bir dereotu, kimsenin ekmesini beklemeden boy verebiliyor. Bir incir, sıcağın altında olgunlaşmaya çalışıyor. Bir zeytin, küçücük haliyle gelecek kışın sofrasına hazırlanıyor…

Ve börtü böcek, bütün bunların arasında kendi hayatını sürdürüyor.

Belki de Eyyam-ı Bahur'un bize söylediği şey şu: Sıcak geçecek… Tıpkı soğuk gibi… Tıpkı yağmur gibi… Tıpkı kuraklık gibi…

Hayat, bütün bunların arasında kendi yolunu bulacak…

Yeter ki biz ona fazla müdahale etmeyelim…

Yeter ki toprağın sesini duymayı öğrenelim…

Ben bugünlerde bahçeme baktığımda takvime bakmıyorum…

Ağustos'u görmüyorum.

Bir hasat görüyorum.

Bir olgunlaşma…

Bir bekleyiş…

Bir sonraki mevsimin hazırlığını…

Ve toprağın sessizce söylediği o eski sözü:

“Siz sıcak diyorsunuz. Ben hayat diyorum.”

Ve Eyyam- Bahur ve sarı sıcak ve bir de hayat…

Vesselam…