Bu sefer de bir bıçak öyküsüyle uyandık…
Olay Gaziantep’te gerçekleşmiş. Aynı partinin mensupları arasında, verilen bir sözün yerine getirilmediği iddiasıyla bir bıçaklama olayı gündeme gelmiş. Daha önce de yerlerde sürünen bir milletvekilinin görüntüleri düşmüştü ekranlara. Şimdi de kanlar içinde bir milletvekilinin görüntüleri…
Biri Batı’dan, diğeri Doğu’dan…
Batı’dakinin hakkında sarkıntılık ve tecavüz iddiaları var. Doğudakinin ise yerine getirilmeyen bir “söz” meselesi…
Doğu-Batı sentezi böylelikle hayat bulmuş!
Daha mürekkebi kurumadan yapılan yorumlar, yazılanlar, çizilenler insanın artık “PES!” demesine yetiyor.
Çünkü bizde siyaset, giderek fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp karakterlerin birbirine çarptığı bir ringe dönüşüyor: Önce sözler ağırlaşıyor. Sonra hakaretler başlıyor. Ardından tehditler geliyor…
Ve bir bakıyorsunuz, sözün bittiği yerde bıçak konuşuyor…
İki hamle…
Karın boşluğunda iki bıçak darbesi…
İşte insanın içini ürperten yer tam da burası, çünkü bıçak yalnızca bedeni kesmez, bir insanın bedeninde yara açar ama toplumun hafızasında da başka bir yara bırakır… Aslında o bıçağı kendisine saplamıştır. Kim bilir gerilerde nasıl bir karakter kırılması olmuşsa o bıçak kullanılır hale gelmiş…
Bizim dilimizde “bıçak yarası” vardır. “Hançer yarası” vardır…
Bazı yaraların kapanabileceğini, bazılarının ise iz bıraktığını anlatmak için söyleriz bunları.
Bıçak yarası iyileşir belki… Dikişler alınır… Kabuk bağlar…
Bir süre sonra yara görünmez bile olur.
Ama iz kalır…
Hançer de nihayetinde bir bıçaktır.
Fakat bizim kültürümüzde hançerin başka bir anlamı daha vardır:
İhanet… Sırtından vurulmak… Hançerlenmek…
Bir zamanlar yanında duran birinin, bir anda elindeki bıçağı sana çevirmesi… Belki de siyasetin bugün en tehlikeli tarafı tam burada başlıyor. Çünkü siyaset önce insanların birbirini düşmanlaştırdığı bir dile dönüşüyor. Sonra herkes kendisini haklı, karşısındakini suçlu görmeye başlıyor…
Ve bıçak işte tam da bu noktada ortaya çıkıyor…
Ama ben bıçağı yalnızca saldırıya uğrayan insanın bedeninde görmüyorum. Bence bıçağın başka bir yüzü daha var. Bıçağı çeken insan, aslında önce kendisini kesiyor. Çünkü insanın elindeki bıçak, yalnızca karşısındakine yönelmez. O bıçağın üzerinde kendi geçmişinin parmak izleri vardır…
Kendi öfkeleri…
Kendi korkuları…
Kendi yenilgileri…
Kendi aşağılanmışlıkları…
Kendi hesapları…
Belki çocukluğundan beri taşıdığı biriktirilmiş öfke…
Belki de yıllarca susturduğu bir karakter bozukluğu…
Kim bilir?
İnsan neden eline bıçak alır?
Bir söz tutulmadı diye mi?
Bir öfke patlaması yüzünden mi?
Bir anlık kontrol kaybıyla mı?
Yoksa insanın içinde yıllardır büyüyen başka bir şey mi vardır?
Bazen bıçak, suçluluğun değil; çaresizliğin silahıdır…
Bazen korkunun…
Bazen aşağılanmışlık duygusunun…
Bazen de insanın kendi içindeki çürümeyi artık taşıyamamasının…
Ama hangi gerekçeyle olursa olsun, bıçak çekildiği anda söz tükenmiştir… Akıl tükenmiştir. Vicdan geri çekilmiştir, susmuştur… İnsanlık bir adım geriye düşmüştür…
Asıl korkutucu olan da budur.
Çünkü bir toplumda siyasetçiler birbirlerine bağırabilirler, birbirlerini eleştirebilirler, birbirlerine ağır sözler söyleyebilirler.
Ama bıçak devreye girdiğinde artık başka bir yerdeyiz. Orası siyaset değildir. Orası şiddetin siyaset kılığına girdiği yerdir.
Ve siyaset, şiddetin dilini kullanmaya başladığında bundan yalnızca siyasiler zarar görmez. Toplumun tamamı zarar görür. Çünkü siyaset yukarıdan aşağıya doğru akar. Mecliste kullanılan dil sokağa iner…
Parti kürsüsünde kullanılan düşmanlaştırıcı sözcükler kahvehaneye, pazara, sosyal medyaya, aile sohbetlerine kadar girer.
Bir süre sonra insanlar aynı cümleleri birbirlerine söylemeye başlarlar… Sonra birbirlerine küserler. Sonra birbirlerinden nefret ederler. Ve en sonunda biri eline bıçak alır…
İşte o zaman hepimiz dönüp “Bu insan nasıl böyle oldu?” diye sorarız…
Bıçak, belki de bütün bunların en son görüntüsüdür…
Bu yüzden ben bıçağın yalnızca karnı yaraladığına inanmıyorum… Bir insanın eline bıçak alacak kadar vahşileşmesini ve karakter bozukluğunu ele alıyorum…
Ve belki en önemlisi, bıçağı çeken kişinin kendi geçmişine de… Çünkü insan başkasına sapladığı her bıçakta, kendisinden de bir parça koparır… Bıçağın izi karşısındakinin bedeninde kalır. Ama asıl iz, onu çekenin karakterinde kalır…
Bıçak yarası kapanabilir…
Ama karakterinde açılan yara kolay kolay kapanmaz…
Asıl mesele, bıçağı çekmeyi mümkün kılan zihniyet.
Çünkü bıçak elde görünür…
Ama bıçağın sapı çok daha önce zihinde tutulmuştur…
Vesselam…